Translate

1 Nisan 2025 Salı

RIDVAN HOCA

CUMA NAMAZINI KILDIRMAYAN İMAM, 


Takvim yaprakları 1919’u gösteriyor. Kahramanmaraş düşman tarafından işgal altında, halk perişan. Fransız General işgali kutlamak için bir gece Kahramanmaraş’ta bir balo düzenler. Baloya herkesi ve özellikle Ermenileri de davet eder.

Baloya çok güzel bir ermeni kızı gelmiştir. Fransız general ermeni kızını gözüne kestirir ve kızı dansa davet eder. Fakat Ermeni kızı: “Kaledeki Türk Bayrağı inmedikçe sizinle dans edemem” deyip generalin teklifini geri çevirir.

Bunun üzerine General askerlerine: “Kaledeki o bez parçasını indirin” diye alçakça bir emir verir. Ertesi gün Cuma günü, Maraşlılar kaledeki Türk Bayrağı’nın indirilip yerine Fransız bayrağının asıldığını görürler.

Maraş halkı üzgün ve çaresizdir. Derken Cuma ezanı okunur ve halk Ulu Cami’de toplanır. Sinirler gergin, herkesin morali çok bozuktur. Cami’nin İmamı Rıdvan Hoca Cuma Hutbesi için minbere çıkar ve cemaatin şaşkın bakışları arasında Türk Bayrağını eline alıp şöyle der:

“—Ey Cemaat, minbere Cuma Hutbesi için çıkmadım, bilesiniz. Cuma namazı hür insanlar için farzdır. Kalesinde kendi bayrağı dalgalanmayan bir memlekette Cuma Namazı kılınmaz. Önce bayrağımızı yeniden dalgalandıralım sonra namazımızı kılarız.” der.

Bir anda camide tekbir sesleri yükselir. Halk bu duygu ve cesaretle kaleye hücum eder. Fransız askerleri korkudan ne yapacağını şaşırır ve bayrağımız tekbir sesleriyle yeniden göndere çekilir. Halk o gün Cuma Namazını kalenin burcunda kılar.

Tamamen gerçek olan bu olay sayesinde halkın milli bilinci uyanmış “Silah gücüyle inen bayrağımız, yeniden göderde dalgalandırılmıştır.”

Ulu Cami imamı Rıdvan Hoca’nın ”—Maraş bize mezar olmadan düşmana gülizar olmaz. Kalesinde Türk Bayrağı dalgalanmayan ülkede Cuma Namazı kılınmaz” sözü tarihe altın harflerle kazınmıştır.

Maraş, Türk için işte bu yüzden çok değerlidir ve KAHRAMANMARAŞ ünvanını almıştır…

20 Mart 2025 Perşembe

NE OLMAK İSTEMELİ....

Robert De Niro bir gün şöyle demiş: 
Eğer bir şey olmak istiyorsanız, Doğru ve Güzel insan olun.
O kulvarda pek yarış yok.
Ve eklemiş 
Daha fazla “sevgiliye” sahip olmak sizi daha erkeksi yapmaz. Daha fazla “erkek arkadaş” edinmek sizi daha güzel kılmaz. Pahalı şeyler sadece ‘ucuz’ insanları çeker. Ve bu arada gençlik geçer. Güzellik de öyle. Geride kalan tek şey karakterdir.

Kadınlar, topuklu ayakkabı ve kısa etek giyen herkes olabilir; erkekler, pahalı takım elbiseler ve ayakkabılar giyen herkes olabilir. Ama aslında gerçek kadınlar ve gerçek erkekler, zihinlerini, ruhlarını ve karakterlerini ‘giyinenlerdir.’ Ne istediklerini bilirler ve asıl zarafetleri tavırlarında gizlidir.

Hayatınızı “ucuz” duygularla harcamayın. Çocuklarımıza, bir arabanın başarı göstergesi olmadığını ve yürüyerek gitmenin yoksulluk anlamına gelmediğini öğretmeliyiz.

19 Mart 2025 Çarşamba

ZEHİRLİ TOPUK DİKENİ

ZEHİRLİ TOPUK DİKENİ 🇹🇷 ÇANAKKALE 

Yemyeşil ormanların içinden dağdan tertemiz sular akan Şirin bir Anadolu köyünde dünyaya gözlerimi açtım. Babam, amcalarım onlardan önce de dedelerim askere alınmış, vatan topraklarını savunmak İçin arkalarında bıraktıkları aileleriyle helalleşip, hiç düşünmeden cepheye koşmuşlar. Gidenler geri gelmemiş, uzun süre haber alınamamış, günün birinde köy muhtarı şehit haberlerini getirmiş.

Bir büyük amcam sağ bacağı kesik, Gazi olarak dönmüş baba topraklarına ben doğmadan önce de vefat etmiş. Ninem onun kahramanlıklarını ve düşmanla göğüs göğüse nasıl çarpıştığını masal gibi anlatırdı bana. Ben bu öykülerle büyüdüm ve gerektiği zaman canımı bu kutsal vatan toprakları uğruna feda etmeye çocuk yaşımda Yemin ettim. Namert düşmana çiğnetmeyecektim topraklarımızı, asker doğdum ben, asker olarak büyüdüm. 

Yaşım onaltı olunca askere alındım, ne korktum ne de yaşım küçük diye endişe ettim. Ninem elime kına yaktı beni yolcu etmeden evvelki akşam, sabah dualarla yolcu ettiler beni ve benim yaşımdakileri... Babalarımız cepheden dönmemişti ve onlardan habersizdik. Günlerce piyade yol aldık. Köyden o güne kadar uzaklaşmamıştım, yürüdükçe başka köyler gördüm yanmış, yıkılmış, düşmanın pis çizmesi altında ezilmiş. Daha bir hınçla doldum, adımlarımı daha bir sert vurdum toprağa, “bu topraklar bizim” diye haykırdık yürürken. Günler sonra köylerden temin ettiğimiz eşeklerle yol alıp ucu bucağı gözükmeyen canlı bir su kaynağına geldik, neredeyse bizim civar köyleri de içine alacak bir hareketli su vardı önümüzde. Rengi masmavi, su sesi kulaklarda yankılanan, kıyılara vuran köpükleriyle ihtişamlı görünüyordu. O güne kadar dereler dışında bu kadar suyu bir arada görmemiştim. Deniz olduğunu söylediler duymuştum belki anlatılanlardan fakat duymak ve görmek farklıydı.
Sandallarla bizi karşı kıyıya geçirdiler, dalgalara elimle dokundum ve suyun tadına baktım tuzluydu, kimse bana deniz tuzlu dememişti, masmavi suların içinde kendimi su kuşu gibi hissettim, deniz çok güzeldi ve bu güzellikler benim vatanımsa kimse benden alamazdı.

Yolda analarımızın bize azık verdiği peksimetlere çökelekleri katık edip yemiştik, cepheye yaklaştıkça top sesleleri geliyordu aklıma Ramazan ayında atılan toplar geldi ve karnımın çok aç olduğunu karnımdan gelen gurultularla hissettim. Onbeş kişiydik aynı yaşlarda birden kendimizi cephede bulduk. Aklımıza korku gelmeden siperlere aldılar bizi ateş etmeyi biliyorduk, bizim oralarda herkes tüfek kullanmayı bilir, iyi atıcıdır. Tozlu arpa çorbası çeyrek somunla yarı aç yarı tok günlerce siperlerde yattık.

Geleni alnının ortasından vuracak kadar iyi atıcıydım, düşmanın pis bedenini kutsal topraklara serdiğim zaman içimi hınç doldurdu. Göğüs göğüse süngü ile savaşacağımız Zaman siperlerden çıktık, ayağımda ninemin diktiği çarık vardı, bastığım topraktan ayağıma batan çivi benzeri bir metal canımı yaktı, bedenimi uyuşturdu ve beni kutsal toprağıma serdi, gözlerim usulca kapandı. Komutanın sesini işittim “dikkat edin Arslanlar’ım, düşman havadan zehirli topuk dikeni atmış! Dikkat edin üzerine basmayın ölürsünüz!”

Ben işgal kuvvetlerinin havadan attığı zehirli topuk dikeniyle öldüm. Bu bir savaş suçuymuş aslında fakat onlar zaten ülkemi işgal ederek suç işlemişlerdi. Birde bizi insan yerine koymadıklarını söyleme cüretini göstermişler. Onaltı yaşımda binlerce çocuk gibi vatanım İçin öldüm ve destan yazdım. Çanakkale destanı yazıldı, Çanakkale geçilmez oldu düşmana. Kurtuluş Savaşını Unutmayın/unutturmayın 
bizi ve neden canımızı verdiğimizi.
Biz sizler bugün özgür yaşayın diye öldük.... UNUTMAYIN.. özgürlüğünüzden vaz geçmeyin...

 Alıntı😥

17 Mart 2025 Pazartesi

18 MART ÇANAKKALE ZAFERİ

18 Mart 1915 Çanakkale Zaferi, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında Çanakkale Boğazı'nda gerçekleşen deniz savaşlarının zaferle sonuçlandığı gündür. Bu zafer, Türk milletinin vatan sevgisi, cesareti ve fedakarlığı ile yazdığı destansı bir kahramanlık öyküsüdür.
Çanakkale Savaşı'nın Tarihsel Arka Planı:
 * I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte İtilaf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu'nu saf dışı bırakarak İstanbul'u ele geçirmek ve Rusya'ya yardım ulaştırmak amacıyla Çanakkale Boğazı'na yöneldi.
 * 19 Şubat 1915'te başlayan deniz harekatı, İtilaf Devletleri'nin güçlü donanmasıyla Osmanlı savunma hatlarını aşma girişimleriyle devam etti.
 * 18 Mart 1915'te gerçekleşen büyük deniz harekatında, Türk topçusunun ve mayın gemilerinin etkili savunmasıyla İtilaf donanması ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı.
18 Mart Deniz Zaferi'nin Önemi:
 * Bu zafer, İtilaf Devletleri'nin denizden Çanakkale'yi geçemeyeceğini gösterdi ve kara harekatının başlamasına neden oldu.
 * Türk milletinin vatan savunmasındaki azmi ve kararlılığı tüm dünyaya ilan edildi.
 * Mustafa Kemal Atatürk'ün askeri dehası ve liderlik vasıfları bu savaşta ortaya çıktı.
 * Çanakkale Zaferi, Türk Kurtuluş Savaşı'na giden yolda önemli bir dönüm noktası oldu.
18 Mart Çanakkale Zaferi'nin Sonuçları:
 * İtilaf Devletleri'nin büyük kayıplar vermesi ve geri çekilmesi.
 * Türk ordusunun moral ve motivasyonunun artması.
 * Türk milletinin bağımsızlık ve özgürlük inancının güçlenmesi.
 * Çanakkale savaşları 25 Nisan 1915 ve 9 Ocak 1916 tarihleri arasında Gelibolu Yarımadasında, kara savaşları olarak devam etmiştir.
18 Mart Çanakkale Zaferi, Türk milletinin tarihinde unutulmaz bir yere sahip olup, her yıl bu anlamlı gün, şehitlerimizi anma ve zaferimizi kutlama törenleriyle idrak edilmektedir.

15 Mart 2025 Cumartesi

SAKA HÜSEYİN

  Çanakkale savaşında yaşanmış bir hikayedir. Hüseyin gönüllü olarak savaşa katılmıştır.  Bıyıkları yeni terlemeye başlamıştır. Üstelik gözleri gece pek iyi görmemektedir. Kumandan bu genç çocuğa bakarak :
_Senin yaşın küçük, eline silah veremem. Ama sana başka bir vazife vereceğim. Seni su sakası yaptım der.
  Bundan sonra görevi 35.alayın 2. bölüğüne su taşımaktır. Su taşıyan görevliye su sakası denirmiş o zamanlar. Hüseyine bir katır verirler. Adı artık saka Hüseyin olmuştur.
  Saka Hüseyin çok maytap, neşeli esprili, hazır cevap bir çocuktur. Bölükte herkes onu çok sever.
  Mevsim yaz mevsimi, hava çok sıcaktır. Saka Hüseyin akşama kadar yakınlardaki Bigali köyüne kadar gider su kaplarını doldurur tekrar bölüğüne dönerdi. Gide gele katır yolu öğrenmişti.
     Akşam olduğu için gözleri pek iyi görmemektedir. Katırın kulağına eğilip :
_ Haydi bakalım der, bu gün çok geç kaldık. 2. bölük bizden su bekler en çok da yaralılar bekler. Katır nasıl olsa yolu biliyor diyerek bir türkü tutturur:

Pınar baştan bulanır, 
İner dağı dolanır.

Al başımdan sevdayı
Buna can mı dayanır.

Rinna yarim rinna
Riiinna rinna

Artık birliğe az kalmıştır. 

Tam o sırada bilmediği bir dilden konuşan
iki düşman askeri dur işareti yapar. 
Hüseyin durumum vehametini kavrar. 
Katır birliği hiç şaşırmaz. Demekki birlik düşman eline geçmiştir.
    Hemen o pratik zekasını kullanır. Gülümseyerek askerleri selamlar. 
Gömleğini çıkarıp beyaz bayrak niyetine sallar. 
Askerler O'nu alıp komutana götürürler.
Komutanı selamlayarak katırı gösterir. 
Komutan meraklanır, tercüman ister. 
Hemen tercüman bulunur.
 _ Komutanım Mülazım Efendi size selam gönderdi. Hava sıcaktır yaralıları vardır, 
su bizim tarafta kalmıştır suları yoktur 
diye size su gönderdi der. Gider sulardan 
birer bardak içerek :
_Önce sen iç zehirli olmadığını anlasınlar dedi diye ilave eder. Gerçekten o kadar susuz kalmışlardır ki belki zehirli bile olsa gene 
içen çıkardı.
Komutanın gözleri dolar. Gene de zehirli olma ihtimaline karşı Onu sabaha kadar misafir edip karnını doyururlar.
 Sabah olunca ellerinde ne varsa peksimet, bisküvi, çikolata, sigara katırı alabildiğine yüklerler. Meğerse onların yiyeceği çoktur, 
ama bir damla suları kalmamıştır. Katırdaki suları mataralara doldururlar. Düşman askeri çok sevinir, adeta bayram eder. 
  Komutan gözyaşları içinde O'nun yanaklarından öper. Komutanına selam söyler. Çok minnettar olduklarını bunu hiç unutmayacaklarını bildirir. 
Saka Hüseyin birliğine ulaşana kadar kimse ateş etmez. Bir katır yükü erzakla döner birliğine bizim saka Hüseyin.
Birliğine gelince olanı biteni anlatır. 
Meğer bizim de yiyeceğimiz bitmiştir. 
Hemen askere dağıtılır. Pek bir ikrama geçer. Artık sevinme sırası bizim askere gelmiştir.
 O gün herkes saka Hüseyin'in cinliğini konuşup gülüşür. O gün öyle geçer.

Saka Hüseyin bu savaştan gazi olarak çıkar. Memleketi olan  TEKİRDAĞ Hayrabolu' da 
1975 yılında vefat eder.

SEFERBERLİK ÇÖREĞİ

Seferberlik Çöreği
Çanakkale Savaşı döneminde, Balıkesir Savaştepe Sarıbeyler Köyü kadınları, bir araya gelip ellerindeki tüm malzemeyi değerlendirerek, "seferberlik çöreğini" yapıp, cepheye göndermişler.
Un, yoğurt, zeytinyağı, şeker ve tarhana mayasıyla hazırlanan seferberlik çöreği, susama bulanıp, odun ateşinde pişiriliyor.
Sonra serin bir yerde kurutularak 2-3 ay bozulmadan sağlanabilecek hale geliyor.

Bu ekmeği, bugün tek bir kişi, Sarıbeyler Köyü'nde yaşayan, Fatma Erdil üretiyor.
Erdil bu çöreği ile coğrafi işaret de almış.

Egeliysen Bilirsin Sayfasından.

14 Mart 2025 Cuma

14 Mart Tıp Bayramı

14 MART TIP BAYRAMINI 
NEDEN KUTLUYORUZ?

1919'un Mart ayında, İstanbul'da, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, İngiliz birlikleri tarafından işgal edilmişti... 
İşgalcilere karşı ayaklanmak ve okulu kurtarmak için çareler arayan öğrenciler; okulun kuruluş yıl dönümü olan 14 Mart'ı topluca kutlamaya karar verdiler... 
Tıbbiye 3. sınıf öğrencisi olan Hikmet Bey önderliğinde büyük bir gösteri yaparak okulun iki kulesi arasına büyük bir Türk Bayrağı astılar... 
İşgal kuvvetleri bu duruma müdahale ettilerse de durduramadılar... 
Olayın yıl dönümü olan 14 Mart, 
tıp camiasının emperyalist güçlerin karşısına resmen çıkışının yıl dönümü 
ve bugünkü Tıp Bayramının temelini oluşturmuştur... 
Tıbbiyeli Hikmet'in yolundan giden 
tüm sağlık çalışanlarının bayramı 
kutlu olsun..!

12 Mart 2025 Çarşamba

DEKADRAHMİ HAZİNESİ

1984 yılında Antalya’nın Elmalı ilçesinde bir defineci, Elmalı’daki bir televizyon tamircisinin kendi ürettiği metal dedektörlerinden bir tane satın alır. İlk kullanımda hemen bozulan dedektörü tamir ettirmek için televizyon tamircisine geri götürür. 18 Nisan 1984 günü iki kafadar tamir edilen cihazı denemek ve bahaneyle define aramak için Bayındır köyü civarına giderler. Üstelik köyün eski muhtarı cihazı denemeleri için iki kafadara komşusunun tarlasını gösterir ve ekibe o da dahil olur. Üç kafadar define aramaya başlamak için geceyi beklerler. Gece olur ve belirledikleri tarlaya gizlice girerler. Henüz dedektörü yeni çalıştırmışlardır ki dedektörden hemen bir sinyal sesi gelir. Üç kafadar şaşırırlar. Acaba cihaz yanlış mı çalışıyor diye şüpheye düşerler. Dedektörün çalışır çalışmaz sinyal vermesi onlara garip gelmiştir. Ama yine de sinyal sesinin geldiği yeri kazmaya karar verirler. Biraz zaman geçtikten sonra kazmaları sert bir cisme çarpar. Daha sonra gördükleri manzara karşısında şaşkına düşerler. Aynı, filmlerde, köy kahvelerinde anlatılan çoğu yalan dolan hikayelerdeki gibi, kırık bir testi içinde etrafa yayılmış yüzlerce eski sikke bulurlar. Karşılarındaki manzara karşısında adeta çarpılmışa dönen üç kafadar aceleyle sikkeleri toplayıp gecenin karanlığında hızla oradan uzaklaşırlar. İşte Elmalı hazinesinin hikayesi de burada, bir televizyon tamircisinin yaptığı yarı çalışır, yarı çalışmaz, uyduruk bir metal dedektörünün, meraklı üç köylünün ellerinde verdiği sinyal sesiyle başlar. Aslında herşey için henüz küçük bir başlangıçtır. O gece üç kafadar heyecanla evlerine gidip buldukları sikkeleri sayarlarken, aslında ne bulduklarının tam anlamıyla farkında değillerdir.

Üç köylü buldukları sikkeleri satmak için, birkaç tane de yanlarına alarak İstanbul’a giderler. Sikkeleri iki ünlü antika kaçakçısına gösterirler ve bu iki kaçakçıyı Elmalı’ya davet ederler. Ünlü Antika kaçakçılarından bir tanesi bu üç köylünün aslında ne kadar değerli bir hazine bulduklarını farkeder ve diğer antika kaçakçısına bu işten çekilmesi için 60.000 dolar para öder. Diğer kaçakçı işten çekilir. Ve bütün sikkeleri definecilerden 620.000 dolara satın alır. Üç kafadar için hayallerinde bile göremeyecekleri bu para inanılmazdır. Ünlü antika kaçakçısı Almanya’da yaşayan dostlarıyla bağlantı kurar ve bir ortaklıkla defineyi İsviçre’ye götürmeyi başarırlar. Ünlü kaçakçı bu ortaklıktan tamı tamına 1.300.000 dolar kazanır.

Bu sırada eski Elmalı Belediye Başkanı da İstanbullu ünlü antika kaçakçılarıyla birlikte İsviçre’ye birtakım değerli sikkeleri kaçırır. Anlaşılan üç kafadar buldukları sikkelerin tümünü İstanbul’a götürmemişler ve sikkelerin bir kısmı eski belediye başkanının eline geçmiştir. Yani kısacası işin içine belediye başkanı da karışmıştır. İsviçre’de toplanan bu büyük hazineyi sadece Amerika’ya götürebilmek için Newyork’ta Amerika’nın en zengin işadamlarından oluşan OKS Partners isminde üçlü bir ortaklık kurulur.  Bu ortaklar sırasıyla William Koch, James Spier ve Jonathan Kagan’dır. Fakat ortaklığı büyük oranda finanse eden büyük emlak zengini William Koch’tur.
Antalya’da ise işler bambaşkadır. Buldukları defineden zengin olan üç kafadar heryerde su gibi para harcamaktadır ve halk arasında define buldukları haberi kulaktan kulağa yayılmaktadır. Bir yerden sonra Elmalı’da bütün halk sadece defineden bahseder olmuştur. Nihayetinde köylüler tutuklanırlar fakat her defasında verdikleri rüşvetlerle serbest bırakılırlar. Fakat soruşturmalar sonucunda aslında olayın büyük ve organize bir define işi olduğu anlaşılır. Aynı zamanda İstanbullu ünlü antika kaçakçılarının da işe karıştığı öğrenilir.

Peki üç köylü tarafından bulunan bu sikkeler neden bu kadar değerliydi?

M.Ö V. yüzyılda Perslerin Yunanistan ve Batı Anadolu’yu işgal etmesinden sonra bu topraklardaki tüm şehir devletleri Pers istilasından korunmak amacıyla bir deniz birliği oluşturdular. Her şehir devleti kendi bütçesi oranında bu birliğe katkıda bulunuyordu. İşte Elmalı’da yapılan kaçak kazı sayesinde bulunan bu sikkeler de bu deniz birliğine aitti ve bölgedeki bütün şehir devletlerinin paralarını içeriyordu. Bulunan bu sikkeler daha sonra yüzyılın definesi olarak adlandırıldı çünkü define, bölge topraklarında yaşayan şehir devletlerinin Persler karşısında kazandıkları birtakım zaferler adına basılan anı paralarını da kapsıyordu. Normal bir sikke 4 drahmi iken bu anı değeri taşıyan özel basım sikkeler 10 drahmiydi. Yani; Dekadrahmi. Dekadrahmiler ince işçilikleri ve az bulunur olmalarıyla bilinirler. Örneğin Elmalı definesinin çıkartılmasıyla dünyada bilinen dekadrahmi sayısı tamıtamına 2 katına çıkmıştır. 1984 yılında dünyada bilinen dekadrahmi sayısı sadece 13’tü. Fakat sadece Elmalı definesinde bilinen dekadrahmi sayısı 14’tü. İşte bu, Elmalı definesinin ne kadar değerli bir define olduğunu anlatmaya değer bir orandır. Diğer yandan dekadrahmiler basıldıkları dönem açısından özel olduklarından, o döneme ait önemli savaşlar, sülaleler ve şehir devletleri adına önemli bilgiler verirler. Bu anlamda Elmalı definesi sanki o çağlarda yaşayan birisi tarafından oluşturulmuş bir para kolleksiyonu gibiydi.

Peki Elmalı definesi yasadışı yollarla Amerika’ya kaçırıldıktan sonra neler oldu? Türkiye devleti hazinenin yurtdışına kaçırıldığı bilgisini netleştirdikten sonra yoğun bir diplomatik süreç başlattı. Açılan mahkemeler sonucunda hazinenin büyük kısmı Anadolu’ya, ait olduğu topraklara geri döndürüldü. Bu mahkemeler ile topraklarımıza geri dönen sikke sayısı 1679’dur. Oysa Elmalı’da bulunan toplam sikke sayısı 1900’den fazlaydı. Yani 220’den fazla sikke ise halen kayıp ve nerede oldukları bilinmiyor. OKS Partners’a açılan dava sonucunda, OKS Partners’ın 1810 sikke satın aldığı belgelerle kanıtlı olduğu halde Türkiye Cumhuriyeti’ne sadece 1661 sikke iade etmiştir. Elmalı hazinesi bugün Antalya müzesinde sergilenmektedir.

Elmalı hazinesinde bilinen 962 adet Likya, 283 adet Rodos, 41 adet Samos ve 12 adet Efes, Milet sikkesi bulunmaktadır. Bu anlamda define, içerisinde barındırdığı sikkelerin basım yerleriyle büyük oranda Anadolu uygarlıklarına ait şehir devletlerine aittir. İçinde bulundurduğu dekadrahmilerin çokluğu sebebiyle de arkeoloji dünyasında “dekadrahmi hazinesi” olarak bilinmektedir.Alıntı