Translate

31 Temmuz 2026 Cuma

Antalya Akseki Ormanalı Yeniçeri Komutanı Ahmet Ağa....

Ormanalı Yeniçeri Komutanı Ahmet Ağa 
Yeniçeri 56. orta son komutanı, Akseki'nin Ormana köyünden Keleşoğlu Ahmet Ağa, II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağını 15 Haziran 1826 tarihindeki Vaka-i Hayriye ile kaldırmasıyla birlikte İstanbul’dan memleketi Ormana’ya döndü ve 1836 yılında vefat etti. Ailesi, "Ellialtıoğlu" soyadını aldı.
Bir Yeniçeri Ailesinin Gerçek Hikayesi: ELLİALTIOĞULLARI  
"15 Haziran 1826 tarihinde gerçekleşen Yeniçeri Ocağı'nın dağıtılmasının başladığı gün Yeniçeri  Ellialtı Orta Komutanı Ahmet Ağa, kadim bir dostu olan Rum Marika'nın evine gizlenir. Kırk gün sonra İstanbul'u terk etme kararını verir. 
Ahmet Ağa'nın  son olarak yolda görüp helalleştiği yoldaşı Halil Ağa ise bu kıyımdan canını zor kurtarıp, selameti Kayseri'nin Akçakaya köyüne atmakla bulmuştu. İki yoldaşa bir daha görüşmek nasip olmadı. Yıllar sonra gerçekleşecek bir evlilik yoluyla akraba olacaklarını bilmekte öyle. 
1920'li yıllar. İhsan hanım  öğretmendi. Tayinle geldiği İzmir'de çok sevdiği fino köpeği sayesinde kocası olacak hayatının aşkıyla tanışmıştı. İhsan Hanım, köpeği cam yutunca soluğu İzmir Belediyesi'nin veterinerliğinde almış, Veteriner Hasan Tahsin Bey köpeği kurtarmış, ama kendi kalbini kurtaramamıştı. 
İzmir'e Sabancı ailesinin de köyü olan Akçakaya'dan göç etmiş olan Hasan Tahsin Bey, Hacı Seyit Ağalardandı,  köyü, orada doğmuş olan Somuncu Baba adlı evliya soyundan geldiği için "Seyyid "denen evliyası ile ünlüydü. 
Daha önce başından bir evlilik geçmişti geçmesine ama bu seferkinin adı aşktı. Kısaca, Peygamberin öldüğü aynı günde dünyaya gelmiş olan Perran Hanım birbirlerine aşık olup evlenen bir anne babanın çocuğuydu. 
Perran Hanım doğduktan  (1927) sonra işleri iyice açılan Hasan Tahsin Bey , veterinerliğin yani sıra Adana'da otelciliğe başlamış, epey de zengin olmuştu. Ama ansızın kapısını çalan ölüm, her şeyin seyrini değiştirmiş, Hasan Tahsin Bey yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak vefat edince İhsan Hanım iki çocukla ortada kalmıştı. 
Eşinin ölümü üzerine öğretmenliğe geri dönen İhsan Hanım'ın tayini İstanbul'a çıkınca, Kadıköy Yeldeğirmeni  semtine taşınmış, kızı Perran'da Beyoğlu Ticaret Lisesi'ni başarıyla bitirip,  daha sonra adı Marmara Üniversitesi İktisadi Ticari İlimler Akademisi'ne dönüşecek olan Yüksek Ticaret Mektebi'ne girmişti. 
Okulu bitiren Perran Hanım, bir sabah Milliyet Gazetesini açtığında karşısına çıkan iş ilanı üzerine hemen telefona sarılıp, görüşmek için randevu alır. 
Perşembe Pazarı, Zincirlihan 9/11 numaradaki ticarethane özellikle vitrifiye malzemeleri ithal eden bir şirketti. Ayrıca çivi fabrikaları işletiyordu. Perran Hanım, kendisini ise alacak kişi KEMAL ELLİALTIOĞLU için tam olarak "dört dörtlük bir işadamı " tabirini rahatlıkla kullanabilirdi. 
Bu arada müstakbel patronunun genç, bekar ve son derece yakışıklı olmasının ne kadar önemi vardı bilinmezdi. Ama ikisinin de bilmedikleri bir şey vardı. Büyük büyük dedeleri 1826 yılının o boğucu hazin günü, İstanbul'un kan kokan sokaklarında Fil Yokuşu'nda birbirlerine son kez sarılıp haklarını helal etmişlerdi. 
Çift bir yıl sonra, 1952 yılının sıcak bir Ağustos günü evlenecek, ticaret hayatlarında sürdürdükleri bu beraberliği hayat arkadaşlığına dönüştüreceklerdi. Damat otuz yedi, gelin ise yirmi beş yaşındaydı. 
(Yeniçeri Ağası Ahmet Ağa, İstanbul'dan ayrıldıktan sonra Toroslarda yer alan kendi köyü Ormana 'ya yerleşir. Sonraki yıllarda oğlu Mehmet 'i İstanbul'a gönderir, çocuk İstanbul 'da başarılı bir işadamı olur, soyadı kanunu çıkınca torunları Ellialtıoğlu soyadını alırlar. )
Kaynak: Fürüzan Gürbüz, Bir Yeniçeri Ailesinin Gerçek Hikayesi

#akseki #aksekiveaksekililer #ormana #ibradı #aksekiliyeniçeri #ormanalı #ormanalıyeniçeri #ormanalıyeniçeriahmetağa #yeniçeriahmetağa #ellialtıoğlu

29 Temmuz 2026 Çarşamba

TOKATLI KINALI ALİ

Saçındaki kınayla Çanakkale cephesine giden, komutanının "Neden saçın kınalı?" sorusuna "Anam beni vatana kurban olsun diye kınaladı" yanıtını verip şehit düşen Tokatlı Kınalı Ali’dir. 🇹🇷

Kınalı Ali, Tokat'ın Zile ilçesinden Çanakkale Cephesi’ne vatan savunması için gelen gencecik bir Anadolu fidanıydı. Bölük komutanı, saçının bir kısmı kınalı olan Ali’ye bunun sebebini sorduğunda yanıt veremedi ve köydeki anasına mektup yazdı.

Anasından gelen mektupta şu yürek dağlayan satırlar yazılıydı: "Oğlum Ali, köyümüzde kurbanlık koçlar kınalanır ki Allah'a kurban olsun diye. Ben de seni kınaladım ki bu vatana kurban olasın..." Mektup cepheye ulaştığında Ali, Arıburnu çetin çarpışmalarında çoktan şehit düşmüştü.

Mektubunu okuyamadan vatan toprağına düşen Kınalı Ali, bu milletin bağımsızlığı uğruna evladını gözünü kırpmadan kurban veren anaların ve yiğitlerin abidesi oldu.

Kınalı Ali, henüz bıyıkları yeni terlemiş gencecik bir fidanımdı. Çanakkale'de şehit düştü. Ruhu şad olsun.🇹🇷 

KEMANİ TATYOS EFENDİ...

Kemani Tatyos Efendi
Tateos Ekserciyan...

1851 - 16 Mart 1913 

Gamzede'yim Deva Bulmam........

Tüm şarkıların bir hikayesi vardır.

Gamzede’yim Deva Bulmam" şarkısı da bu tür şarkılardan biridir.

Hemen belirtelim, Gam-zede , üzüntü sebebiyle kötü duruma düşmüş anlamındadır.

Hikayenin kahramanı Kemani Tatyos Efendi nin kendi cemaatinden çocukluk aşkı bir sevdiği varmış.

Aile o tarihlerde Erivan ’a göç ettiğinden evlenememişler.

Aradan uzun seneler geçmiş Tatyos Efendi evlenmiş çocukları olmuş ancak kadın hiç evlenmemiş ve bir gün İstanbul ’a dönmüş.

Bunu öğrenen Tatyos Efendi sözlerini de yazarak bir eser bestelemiş.

Kısa zaman sonra Beyoğlu nda bir meyhanede gece nihayete ererken birkaç müşteri ve sandalyeleri toplayıp yerleri süpüren birkaç çocuktan başka kimse kalmamışken birlikte oturdukları Vasili ve Ahmet Rasim Bey de tam gitmeye hazırlanırken Tatyos Efendi kemana uzanmış sanki saatlerdir içen ve çalan o değilmiş gibi kemanı omuzuna yerleştirip, hafifçe başını kemana eğerek, dudaklarında acı bir tebessümle o ana kadar duyulmamış o Uşşak şarkıyı ilk defa söylemiş.

"Gamzede’yim deva bulmam,

Garibim bir yuva kurmam,

Kaderimdir hep çektiren,

İnlerim hiç reha bulmam.

Elem beni terketmiyor,

Hiç de fasıla vermiyor,

Nihayetsiz bu takibe,

Doğrusu ta’kât yetmiyor.

Ehl-i dilin yoktur kadri,

Uğraşma gel Tatyos gayri,

Eserin çok kıymetin yok,

Git talihine küs bari."

Tatyos kemanı omuzundan indirdiğinde hiç kimsenin tek bir kelime edecek hali yoktur.

Vasili hıçkıra hıçkıra ağlıyor meyhane de kalanlar da göz yaşlarını birbirlerine sezdirmeden silmeye çalışıyorlar.

Birkaç hafta içinde İstanbul da bu şarkıyı ezberlemeyen ne hânende ne sâzende kalıyor.

Şarkıyı besteledikten bir ay sonra Tatyos Efendi vefat ediyor, naaşı kilisede iken otuz yıl önceki çocukluk aşkı olan kadın Ahmet Rasim ‘ in yanına üzerinde Tatyos ile birlikte defnedilecektir" yazılı bir zarf bırakıyor.

Yarım saat sonra Tatyos un naaşı ile birlikte toprağa verilecek zarfın içinde şu dizeler yazılıdır;

"Gamzede’sin devân benim.

Garip kuşsun yuvan benim.

Çektiğimiz yeter gayri

Kaderimsin inan benim.

Ta’kât yetişmez eleme,

Bülbül imrenir çileme.

Bizim şu kara sevdamız,

Kalsın öteki aleme.

Elbet kadrini bilirim,

İste; canımı veririm.

Küsme talihine

Çok durmam ben de gelirim.

******. ******. *****

Ey yar!

Kaderde sevmek var 

ama kavuşmak yok ise şayet, 

olsun...

Hükmün sahibi bundan razı ise; Vuslata aşık gönül susmaya da razı.

Hz. Mevlana....

28 Temmuz 2026 Salı

MÜFTÜ AHMET HULUSİ EFENDİ

İzmir işgal edildikten sadece 4 saat sonra Denizli'de ilk direniş mitingini toplayıp
"Elinizde hiçbir şey yoksa bile üçer taş alarak düşmana fırlatın!" emrini veren efsanevi din adamı
MÜFTÜ AHMET HULUSİ EFENDİ'DİR! 🇹🇷

Tarih: 15 Mayıs 1919. İzmir, Yunan ordusu tarafından işgal edildiğinde Anadolu koyu bir sessizlik ve şok içindeydi. Bu kalleş işgal haberini alan Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, hiç vakit kaybetmeden ve kimseden talimat beklemeden tarihi bir adım attı.

İşgalden sadece 4 saat sonra Denizli Cami-i Kebir (Ulucami) meydanında halkı topladı. Sancağı açarak milli mücadelenin Anadolu'daki ilk fetvasını ve meşalesini yaktı: "Müftünüz olarak جهاد (cihat) fetvasını veriyorum. Silahınız yoksa elinize üçer taş alın ve vatanı korumak için düşmana fırlatın! Silahsız olmak mazeret değildir."

Mustafa Kemal Paşa henüz Samsun'a ayak basmadan önce Ege'deki ilk direniş kıvılcımını ateşleyen, Kuvayı Milliye ruhunu şahlandıran ve Kurtuluş Savaşı'nın bükülmez omurgasını oluşturan Müftü Ahmet Hulusi Efendi; Türk din adamının ve vatanperverliğinin ölümsüz abidesidir. 🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷

ŞEHİT HAVA PİLOT BİNBAŞI FEHMİ ERCAN 🇹🇷❤️🇹🇷

İngiliz değil, Rum güçlerine karşı adını tarihe altın harflerle kazıyan; göklerdeki cesaretini karada bayraklaştıran ve Kıbrıs Türk’ünün özgürlüğü için canını feda eden o kahraman ŞEHİT HAVA PİLOT BİNBAŞI FEHMİ ERCAN’DIR! 🇹🇷

Tarih: 20 Temmuz 1974. Kıbrıs Barış Harekâtı başladığında Türk Hava Kuvvetleri’nin en yetenekli jet pilotlarından biri olan Binbaşı Fehmi Ercan, kritik bir görev üstlendi. Karadaki Türk birlikleri ile jetlerimiz arasındaki bağı kurmak, düşman mevzilerini tam isabetle işaretlemek üzere İleri Hava Kontrolörü olarak adaya ayak bastı.
Göklerdeki konforunu bir kenara bırakıp en ön safta, kara askerleriyle birlikte omuz omuza çatışmanın ortasına daldı. Rum mevzilerinin yoğun ateşi altında Türk jetlerini milimetrik hesaplarla hedeflere yönlendirdi; harekâtın kaderini belirleyen stratejik vuruşları karadan bizzat yönetti.

Harekâtın ilk gecesi, Girne yakınlarındaki karargâha Rum birlikleri tarafından düzenlenen kalleş bir roket saldırısında, Alay Komutanı Albay İbrahim Karaoğlanoğlu ile birlikte son nefesini vererek şehadete yürüdü.

Bugün Kuzey Kıbrıs’a ayak basan herkesin adını gururla haykırdığı Ercan Havalimanı’nda onun adı, Kıbrıs davamızın çelikten abidesi olarak yaşamaya devam ediyor.

Akdeniz’in maviliğine Türk mührünü vuran, adada tek bir soydaşımızın burnu kanamasın diye canından geçen bu kahraman şehidimizi rahmet, hürmet ve minnetle anıyoruz. Ruhun şad olsun! 🇹🇷

26 Temmuz 2026 Pazar

SAKALLI NURETTİN....

Büyük Taarruz’da Yunan ordusunun imha edildiği 1. Ordu’nun komutanı olarak İzmir’e ilk giren ve işgalcilerin tüm planlarını sahada yok eden milli mücadele komutanı NURETTİN PAŞA'DIR! (SAKALLI NURETTİN) 🇹🇷

Kurtuluş Savaşı’nın en kritik safhasında, Mustafa Kemal Paşa’nın güvenerek 1. Ordu Komutanlığı’na getirdiği Nurettin Paşa (Sakallı Nurettin), askeri disiplini ve saha sertliğiyle bilinen efsanevi bir paşaydı. Kut'ül Amare zaferinde Irak cephesinde İngilizlere karşı önemli başarılar kazanmış, ardından Anadolu’daki milli mücadelenin en ön saflarında yer almıştı. 🇹🇷

26 Ağustos 1922 Büyük Taarruz gecesinde, Afyon Kocatepe’den Yunan hatlarına yüklenen 1. Ordu’yu bizzat sevk ve idare etti. Yunan ordusunun "6 ayda geçilemez" dediği tahkimatları 2 günde yerle bir eden askeri planlamanın mimarlarındandı. Düşman ordusunu İzmir’e kadar kovalayarak 9 Eylül’de şehre giren ve Türk bayrağını Hükümet Konağı’na çektiren kuvvetlerin komutanıydı. Türk harp tarihinin bu en tecrübeli ve kararlı paşası, bağımsızlık zaferimizin şanlı köşe taşlarından biridir! 🇹🇷

24 Temmuz 2026 Cuma

Lozan Barış Antlaşması

Lozan Barış Antlaşması, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye ile Britanya, Fransa, İtalya, Japonya ve Yunanistan gibi devletler arasında imzalanan, yeni Türk devletinin bağımsızlığını ve sınırlarını tüm dünyaya kabul ettiren temel bir barış belgesidir

Temel Maddeler ve Kararlar
  • Kapitülasyonlar: Yabancı devletlere verilen ekonomik ayrıcalıklar tamamen kaldırıldı.
  • Sınırlar: Türkiye'nin batı ve doğu sınırları büyük ölçüde çizildi; Irak sınırı daha sonraki görüşmelere bırakıldı.
  • Borçlar: Osmanlı İmparatorluğu'ndan kalan dış borçlar yeni kurulan devletler arasında paylaştırıldı.
  • Azınlıklar: Türkiye'deki tüm azınlıklar Türk vatandaşı kabul edildi ve eşit haklar tanındı.
  • Boğazlar: Boğazların yönetimi başkanı Türk olan uluslararası bir komisyona verildi (daha sonra 1936 Montrö ile tamamen Türkiye'ye geçti). 
Önemi ve Sonuçları
  • Sevr Antlaşması'nı geçersiz kıldı.
  • Türkiye'nin tam bağımsızlığını ve egemenliğini uluslararası alanda tescil etti.
  • Kurtuluş Savaşı'nın askerî başarılarını diplomatik bir zaferle taçlandırdı.

23 Temmuz 2026 Perşembe

HALİME - HALİM ÇAVUŞ

Erkek kılığına girip 'Halim' adıyla İnebolu’dan Ankara’ya mermi taşıyan, bacağından yaralansa da cepheyi terk etmeyen kahraman, HALİME ÇAVUŞ’TUR! 🇹🇷"

Kastamonu Duruçay köyünde doğan Halime Kocabıyık, vatan işgal altındayken evde oturmayı kendine yediremedi. Saçlarını kazıtıp erkek kıyafetleri giyerek "Halim" adıyla Milli Mücadele saflarına katıldı. İnebolu’dan cepheye cephane taşıyan kervanlarda en ön safta yer aldı. Dondurucu soğukta ve zorlu arazi şartlarında cephaneyi korumak için canını ortaya koydu; bir bombardımanda bacağından ağır yaralanmasına rağmen kimliğini gizleyip görevine devam etti. Mustafa Kemal Atatürk tarafından cesareti ödüllendirilip çavuş rütbesi verilen bu yiğit Türk kadını, Anadolu’nun bükülmez bileğidir. Ruhun şad olsun! 🇹🇷

22 Temmuz 2026 Çarşamba

Önce mi ,sonra mı ?
















Osmanlı'nın son 300 yıllık toprak kaybı hikayesi, aslında tek bir yenilgiyle değil, üç kıtada aynı anda başlayan uzun bir çözülme ile başlar. İmparatorluk 1683'te İkinci Viyana Kuşatması öncesinde en geniş sınırlarına ulaşmıştı, 1699'dan sonra ise iki yüzyıl boyunca iç durgunluk, pahalı savunma savaşları ve ulusçu isyanlar nedeniyle sürekli toprak kaybetmeye başladı. Tarih yazımında bu dönüm noktası, 1699'da Karlofça Antlaşması ile gerileme dönemine giriş olarak kabul edilir ve sınırların sürekli daralması bu tarihten sonra hızlanır.

İlk perde Avrupa'da açıldı. Karlofça, Osmanlı'nın Batı'da ilk kez büyük çapta toprak kaybettiği ve diplomatik üstünlüğünü yitirdiği antlaşmadır, bu tarihten sonra bir süre kaybedilenleri geri alma umudu sürse de Pasarofça'dan itibaren savunma ve diplomasi ağırlıklı bir politika benimsenmiştir. Tablo ağırdı, Karlofça'da Macaristan, Podolya ve Mora'nın büyük kısmı gitti, 1718 Pasarofça'da Banat ve Belgrad kaybedildi, Balkanlar'da egemenlik zayıfladı, 1774 Küçük Kaynarca'da ise Kırım bağımsız kılındı ve Karadeniz'de Osmanlı üstünlüğü bitti. Küçük Kaynarca, 1768-1774 Osmanlı Rus Savaşı'nı bitiren ve önemli toprak kayıplarına yol açan antlaşma olarak modern sınırların habercisi oldu.

Bu askeri çözülmenin arkasında teknoloji ve ekonomi vardı. Avrupa'da topçu, piyade düzeni ve donanma hızla sanayileşirken Osmanlı ordusu lojistik ve finansman krizine girdi. Tımar sistemi çökmüş, iltizam ve ayanlar merkezi geliri eritmişti. En önemlisi kapitülasyonlar ve 1838 Baltalimanı gibi serbest ticaret anlaşmaları ülkeyi yabancı sermaye için dikensiz bir bahçeye çevirdi, gümrükle korunma imkanı kalmadı ve Bank-ı Şahane gibi yabancı denetimindeki kurumlar merkez bankası gibi davranmaya başladı. Devlet borçlandıkça borçlanıyor, her yenilgi yeni bir tazminat ve yeni bir imtiyaz getiriyordu.

Dördüncü büyük kırılma, Fransız İhtilali ile gelen milliyetçilikti. Osmanlı'nın çöküşünün en önemli nedenlerinden biri olarak gösterilen milliyetçilik siyaseti, Balkan milletlerinin isyanlarını tetikledi ve bu isyanlar Avrupalı emperyalist devletler tarafından desteklendi. Osmanlı'da milliyetçilik, yerel krizler ve Rusya'nın güneye yayılma politikası ile birleşerek yükseldi. 1804 Sırp isyanı, 1821 Mora isyanı, 1829 Edirne Antlaşması ile Yunanistan'ın bağımsızlığı bu dalganın ilk ürünleriydi. Artık mesele sadece cephede kaybetmek değil, içerideki halkların kendine ayrı bir devlet istemesiydi.

Beşinci perdeye Avrupalılar Şark Meselesi adını verdi. Rusya sıcak denizlere inmek, Avusturya Balkanlar'da genişlemek, İngiltere ve Fransa ise bu genişlemeyi dengeleyip Osmanlı pazarlarını açık tutmak istiyordu. 1828-1829, 1853-1856 Kırım ve 1877-1878 Osmanlı Rus savaşları bu rekabetin en kanlı örnekleri oldu. Paris Antlaşması 1856 Osmanlı'yı geçici olarak Avrupa hukukuna dahil etse de, 1878 Berlin Antlaşması Sırbistan, Romanya ve Karadağ'ın tam bağımsızlığını, Bulgaristan'ın özerkliğini tescilleyerek Balkanlar'daki Osmanlı varlığını birkaç vilayete indirdi.

Aynı yıllarda güney cephesi sessiz sedasız çöktü. Deniz gücü zayıflayan Osmanlı, uzak eyaletleri koruyamadı. Cezayir 1830'da Fransa tarafından işgal edildi, Tunus 1881'de Fransa himayesine girdi, Kıbrıs 1878'de idaresi İngiltere'ye bırakıldı, Mısır 1882'de İngiliz işgaliyle fiilen koptu. Bu kayıplar bir savaşla değil, borç, iç isyan ve Avrupa baskısının birleşimiyle oldu. Kağıt üzerinde Osmanlı toprağı görünen yerlerde artık Osmanlı vergisi toplanmıyor, Osmanlı askeri dolaşamıyordu.

Devlet elbette seyirci kalmadı. 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları, eşit vatandaşlık, modern ordu, mektep ve hukuk arayışıydı. Fakat kapitülasyonlar birleşince Osmanlı önce Düyun-u Umumiye'ye teslim oldu, ardından demiryolu gibi stratejik imtiyazları yabancı şirketlere vermek zorunda kaldı. Modern akademik konsensüs, imparatorluğun 18. yüzyıl sonlarına kadar dirençli olduğunu ama bu tarihten sonra askeri yenilgiler ve milliyetçilik akımlarının kayıpları kaçınılmaz kıldığını kabul eder. Islahatlar içeride merkezi güçlendirdi ama dış borca bağımlılığı bitirmedi, hatta artırdı.

Yirminci yüzyıla girildiğinde artık vatan savunması Anadolu ve Trakya'ya sıkışmıştı. 1911'de Trablusgarp İtalya'ya kaybedildi, bu Kuzey Afrika'daki son toprağın gidişiydi. 1912-1913 Balkan Savaşlarında Balkan Birliği karşısında Osmanlı ordusu haftalar içinde çöktü, Edirne dahil neredeyse tüm Rumeli, Girit ve Ege adaları elden çıktı. Bu savaşlar sonucunda Balkanlar'daki Osmanlı topraklarının paylaşılması, bir zamanlar imparatorluğun kalbi olan Rumeli'nin tamamen kaybı anlamına geliyordu.

Son perde Birinci Dünya Savaşı oldu. 1914'te kapitülasyonları tek taraflı kaldırma girişimi, 1920 Sevr ile fiilen yok sayıldı, Anadolu dahil her yer paylaşım planına girdi. Sevr hiçbir zaman uygulanmadı ama Osmanlı'nın 1683'te en geniş sınırından 1923'e kadar nasıl adım adım küçüldüğünü gösteren haritanın son noktasıydı. Lozan 1923'te bu 300 yıllık çözülmeyi durdurup yeni bir ulus devletin sınırlarını çizdi. Hikaye bize şunu öğretir, toprak sadece kılıçla değil, teknoloji geriliği, mali bağımlılık ve aidiyet duygusunu kaybetme ile kaybedilir.

Kaynakça

1. Stanford J. Shaw ve Ezel Kural Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Cambridge University Press.
2. Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar, İş Bankası Yayınları.
3. İlber Ortaylı, Osmanlı'nın En Uzun Yüzyılı ve İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı eserleri.
4. Justin McCarthy, The Ottoman Peoples and the End of Empire.
5. Erik J. Zürcher, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi.
6. M. Şükrü Hanioğlu, A Brief History of the Late Ottoman Empire.
7. Cambridge History of Turkey, Cilt 3 ve 4, özellikle 1683-1808 ve Tanzimat bölümleri.
8. DergiPark akademik makaleleri: Kapitülasyonların egemenlik kaybına etkisi ve milliyetçilik akımının Balkanlar'daki gayrimüslim unsurlar üzerindeki etkisi üzerine incelemeler.

BİR CENAZE TÖRENİ....

ATATÜRK son zaferini 
CENAZE merasiminde yaşadı..

8 ÜLKE ASKERİ TÖREN 
BİRLİKLERİNİ GÖNDERDİ.....
Bu dünya da bir ilkti..

Şöyle diyor
CEVAT NAZ…

GAZI MUSTAFA KEMAL'' kitabının arasından 
1938 yılına ait, 
yani sonradan kesilip konmuş 
bir gazete kupürü buldum..

Cevat Naz 
Alman gazetecinin 
Atatürk’ün  cenaze törenini 
konu alan kitabını Türkçe ye çevirir .

21 Kasım 1938

Yer Ankara 

Atatürk'ün cenazesi onun 
son zaferi oldu. 

Cenaze töreninde 
tüm tezatlar susmuştu. 

Türk ve Alman askerleri 
naaşının arkasında yürüyorlardı. 

Stalin ve Hitler'in temsilcileri 
aynı sıradaydı. 

Valencia ve Franco çelenk göndermişlerdi. 

Naaşının önünde 
faşistler, 
demokratlar 
ve komünistler eğildiler. 

Türk halkı ağlıyordu . 

Ankara bugün dünyanın 
şimdiye kadar gördüğü 
en etkileyici cenaze törenine 
tanıklık ediyordu.

Tören,  bir süvari bölüğü 
tarafından açıldı. 

Onların arkasından 
bir topçu bölüğü ile 
ellerinde bayraklarla ve 
bando ile cumhuriyet muhafızları geliyordu. 

Sonra alfabetik sırayla 
Almanlar 
Bulgarlar, 
İngilizler, 
Fransızlar, 
Yunanlılar, 
Romenler, 
Ruslar 
Yugoslavlar’dan oluşan 
birlikler yer alıyordu. 

Her dilde komutlar verildi…

Almanca komutu 
Farsça komut, 
Yunanca komutu 
Rusça komut takip etti…

Ruslar Karadeniz filosunun 
bir müfrezesini göndermişlerdi. 

Çelik miğferli ve SS üniforması içindeki Baron v. Neurath, kolu yukarıda, Prusya merasim yürüyüşüyle geçen Alman bahriye birliğini selamlıyordu. 

Yabancı birlikleri 
Türk denizciler takip etti. 

Bando, Chopin'in 
cenaze marşını çalıyordu. 

Onların arkasından 
naaşı  taşıyan top arabası geliyordu. 

Top arabasının her  iki tarafında 
kılıçlarını çekmiş oniki general yürüyordu. 

Atatürk’ün kızkardeşi, 
eşinin kolundaydı. 

Onları, İsmet İnönü takip ediyordu. 

Onun arkasında tek sıra halinde 
millet meclisi başkanı, 
başbakan ve Türk ordusunun 
genel kurmay başkanı geliyordu. 

Yabancı özel misyonların 
renkli üniformaları harika bir görüntü 
teşkil ediyordu. 

İtalyan heyetine 
eski Milletler Cemiyeti delegesi 
Baron Aloisi, 

Fransız heyetine 
içişleri bakanı Sarraut, 

Yunanistan heyetine ise başbakan 

Bir bölük piyade ile 
görkemli cenaze alayı son buluyordu.

Silah kuşanmış 
yabancı birliklerin 
saygı yürüyüşünde bulunması
dünya da bir ilkti.

Ve daha sonra da 
bugüne kadar böyle bir şey 
yaşanmadı…

Savaş meydanında 
Atatürke yenilmiş yabancı 
komuta kademesi bile 
Onu son kez selamlamak için gelmişlerdi…

İYALYAN radyosu
ŞU anonsu  yapmıştı 
Ey bu hayata veda etmiş 
İskender,
Napolyon,
SEZAR
Ey ülkeler fetetmiç 
degerli komutanlar  
kalkın ayaga..
TARİHİN gördügü
EN NÜYÜK KOMUTAN GELİYOR..

Evet böyle anons edilmişti 
Mustafa Kemal Atatürk ün ölümü

Hatta savaş meydanlarında 
Ona yenilmiş komutanlar şöyle söylemişlerdi.
İLAHİ MUSTAFA KEMAL 
ölürken bile bir kez daha yendin bizi…

Cenaze alayı saat onikide, Atatürk’ün şanına layık bir anıtkabir yapılıncaya kadar geçici istirahatgahı olan etnografya müzesine ulaştı. 

Yaşamında imkansızı mümkün kılmış olan Mustafa Kemal Atatürk 
ölümünde de aynı şeyi yaptı. 

Onun naaşının arkasında ilk defa birbirleri ile savaşan İspanyol cumhuriyet hükümetinin temsilcileri ile 
Franco’nun resmi olmayan askeri idaresinin temsilcileri yürüyorlardı.

Müzenin önüne gelindiğinde tabut generaller tarafından top arabasından alınarak salona taşındı. 

Orada, cumhurbaşkanı ve Atatürk'ün kızkardeşinin yanı sıra yüksek yetkililer toplanmıştı. Üç dakikalık saygı duruşunda salona sessizlik hakimdi. 
Hiç konuşulmadı 

Dünyanın her yanından çelenkler gönderilmişti. Türk gazetelerinin tahminlerine göre bunların sayısı 
yirmi bini buluyordu. 

Bunları Ankara’ya getirmek için 
sekiz vagon gerekmişti. 

Müze içinde naaşın her iki tarafına 
sadece devlet başkanlarının 
gönderdikleri çelenkler konuldu. 

Diğer çelenkler, yaşamı sırasında kendisi için yapılan anıtlarda yerlerini aldılar.

Tören sırasında Yunanistan başbakanı General Metaksas bayıldı …

Türkiye'de, 10 Aralık’a  kadar 
ulusal yas ilan edildi

Tüm okullar sekiz gün daha kapalı kaldı

Atatürk’ün naaşını taşıyan 
top arabası geçerken askerler gözyaşlarını tutamamışlardı…

Işıklar içinde uyu 
En büyük devlet adamı..

Devrimci 
yenilmez komutan…
******

———galip
SARIALTIN