Translate

29 Ağustos 2026 Cumartesi

BAŞ KOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI

Freud diyor ki, Atatürk insanlığın sanatçısıdır!
Britanya imparatorluğunun varoluş hikayesini irdelerken, Yakın tarihle ilgili inanılmaz bir bilgiyle karşılaştım.
Bu bilgi şu ana kadar,
Neden Türkiye’de bilinmez diye de içten içe hayıflandım!...
Sonra da bu bilgiyi,
15 yıldır tanıdığım BBC çalışanı arkadaşıma,
Kraliyet sarayı tarih direktörüne teyit ettirdim...
*
Yıl 1936.
İngiltere Kralı VIII Edward,
Türkiye’ye geliyor...
ATATÜRK tarafından ağırlanıp, uğurlanıyor...
Kral,
Londra’ya dönünce,
Kraliyet sarayında “tarihçilere ve düşünürlere" sekiz saat süren bir yemek veriyor...
Düşünür ve tarihçiler Kral’a,
“Bize Mustafa Kemal Atatürk’ü" anlatın diyorlar...
Kral anlatıyor,
Herkes düşüncelerini sıralıyor...
Son sözü,
Freud alıyor...
*
Sigmund Freud,
Psikanaliz biliminin kurucusu dünyaca ünlü nörolog ve psikolog...
Freud,
Aşk’ı tarif ederken “Aşk cinselliği içerir “ diyen düşünür...
Aynı Freud,1939 yılında ölmeden bir yıl önce “aşkın tarifinde yanıldığını itiraf" ediyor...
Sebep ise,
Bir KARGA !...
Hasta yatağında yatarken,
Kırık penceresinden gagasında bir adet cevizle içeri karga giriyor...
Cevizi Freud’un baş ucuna bırakıp pencerede yarım saat melul melul Freud’u seyredip uçuyor...
İşte o an Freud,
Aşk cinsellikten öte bir duyguymuş diyor...
*
BURASI ÇOK ÖNEMLİ ?...
Freud,
Yemekte son sözlerini,
ATATÜRK için sıralıyor?...
Hangi dilden,
Hangi dinden,
Hangi topraktan olursan ol,
ATATÜRK’ü “sevmemek” mümkün mü ?
"Aşk,
Duygular ötesi bir sanatsa,
ATATÜRK’te bir insanlık sanatçısıdır" diyor...
Kral,
Neden böyle kesin ve keskin düşünüyorsun diyor ?
Freud,
ATATÜRK esir aldığı komutanlara insanca davrandı...
Esir aldığı bayrakları çiğnemedi, çiğnetmedi...
Esir aldığı halklara saygı duydu...
O,
Sadece toprağını korudu ...
Ülkesini ve milletini sevdi, onlar için savaştı...
Tüm insanlığa,
Mazlum milletlere örnek oldu...
Emperyalizme dur dedi...
Çağdaş düzeni kurdu...
Özgürlükleri,
İnançların serbestliğini,
Kadınlara seçme seçilme hakkını,
Bilimi,
Doğanın korunmasını,
Sanatı ön plana çıkardı...
Daha ne yapsaydı,
Biz evrensel bilim insanlarına ?...
Freud,
Böyle sıralıyor düşüncelerini...
*
Şimdi gel de,
ATATÜRK’ü sevme?
Hangi hakla,
Hangi vicdana dayanarak sevmeyeceksin be kardeşim?!
Hele de,
Yüz yıl geriye yüz tutmuş bugünün zihniyetine karşı !...
Türk kanı,
Müslüman kanı taşımayan...
Ama,
İnsanlık kanı taşıyan Freud’a gel de hak verme. 
Tespit ettiğim,
Teyit ettirdiğim bu bilgi,
Bu yazım...
Mevcut tarihçilerimize,
Bilim insanlarımıza,
Siyasetçilerimize,
Sanatçılarımıza,
Tüm halkımıza...
Kısaca,
ATATÜRK’ün ekmeğini yiyen herkese KAPAK olsun !.... 
İsmet Orhan NECDET TOPÇUOĞLU -  ATATÜRK'ÜN KOCATEPE DUASI
"Tarih 26 Ağustos, 1922, sabaha karşı saat 4.30"
Başkomutan Mustafa Kemal son kez komutanlarıyla plan üzerinde görüşür. Kocatepe hakkındaki ilk ifadesi ilginçtir; “Düşmanı yenmek için Kocatepe Allahın bize bir lütfudur. Hep birlikte bu savaşı kazanacağız, başka çaremiz yoktur.” der… Ve siper olarak hazırlanmış gözetleme çukurunda ellerini açarak şu duayı yapar; 

“Ya Rabbi... Eğer bu zaferi kazanamayacaksam bana o günü gösterme... Beni kahret... Gök kubbeyi başıma yık... Beni helâk et... O acıyı bana yaşatma ya Rabbi...” diyerek Allah’a sığınır…

Başkumandan Gazi Mareşal Mustafa Kemal’in büyük Türk taarruzunu başlatacağı dakikalarda arkadaşlarına döner tekrar; “Hakkınızı helâl edin, gazanız mübarek olsun…” diyerek gözlerinden akan damlalar halindeki yürek yıkayan yaşlar, aslında Türk Milleti'ne olan güveninin ve zafere, kurtuluşa, galibiyete olan inancın duygusal boyutu idi.
Bu manzaraya şahit olan İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Yakup Şevki Paşa, Nurettin Paşa, Fahrettin Paşa, İzzettin Paşa, Sami Paşa, Kazım Paşa (Orbay), Salih Paşa’lar… Suskunluk içinde dinlediler Gazi’yi… Böylesine tarihi bir ana şahit oldukları için hepsi çok heyecanlıydılar.

Hedef aynı zamanda emperyalist Batı dünyasını da yenmektir.
Başkomutan Mustafa Kemal’in arkadaşlarına söylediği şu ifade çok önemlidir; “Gittiğimiz yol bir iman yoludur. İmanı olmayan buraya gelip savaşmaz. İmansız olanlara saflarımızda yer yoktur. Vakıa biz on milyonluk yorgun bir milletiz. Düşmanlarımız ise pek çok ve kavidir. Riyazi (matematiksel) düşünecek olursak Garb’ın çelik zırhlara büründüğü muazzam düşman kuvvetlerine galebe çalmamız şüphelidir. Fakat, bizde olan şeyler onlarda yoktur. Bizim imanımız vardır. Ve biz düşmanlarımızın bin bir türlü kuvvetine rağmen galip geleceğiz…”

Başkomutan Mustafa Kemal’in bu zafer duasının ardında gözyaşlarını elinin tersiyle silip, Allah’ına yalvarması, sahip olduğu samimi iman ve inançla ancak bu kadar ifade edilebilir. Bu duanın ve helalleşmenin ardından büyük taarruz emrini veriyordu Mustafa Kemal…

Sonuç olarak düşman, Mustafa Kemal’in verdiği ilk emirle devam eden 30 Ağustos Zaferi ve devamındaki yedikleri tokadı, unutmadı. Türk düşmanı emperyalist Batılılar, kinlendiler, bilendiler…Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı düşmanlıklarını sürdürdüler. Sezdirmeden, kuzu postuna bürünmüş kurt gibi, saman altından su yürüterek, içerden ve dışarıdan düşmanlıklarını devam ettirmektedirler.

Başkomutanlık Meydan Savaşının 104.Yılında; Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, savaşa katılan kahraman askerlerimizi, süvarilerimizi, gazilerimizi, şehitlerimizi şükran ve minnetle anıyorum.

(26, Ağustos, 2026-Ordu)

24 Ağustos 2026 Pazartesi

ZAFER HAFTASI

26-30 AĞUSTOS ZAFER HAFTASI
Tarihi zaferlerle dolu bir milletin evlatları olarak, her yıl 26-30 Ağustos tarihlerini içine alan haftayı büyük bir gurur ve minnetle  Zafer Haftası olarak kutluyoruz.Zafer Haftası,Türk milletinin bağımsızlık ve vatan sevgisinin simgesi niteliğindedir. Bu anlamlı hafta, yalnızca askeri başarıların değil, aynı zamanda millet olma bilincinin, birlik ve beraberliğin de kutlandığı özel bir dönemdir.

26 Ağustos, Türk tarihinin iki önemli dönemine ışık tutar. İlki, 1071 yılında Malazgirt Meydan Muharebesi’dir. Sultan Alparslan komutasındaki Büyük Selçuklu ordusunun, Bizans İmparatorluğu’na karşı kazandığı bu zafer,Anadolu’nun,-zaten Sümerler’den beri Türk yurdu olan Anadolu’nun,yeniden Müslüman-Türk yurdu haline gelişinin kapılarını açmıştır. Bu zaferle birlikte Anadolu, ebedî bir vatan olma yolunda ilk adımı atmıştır.

İkincisi ise, 1922 yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün başkumandanlığında başlatılan Büyük Taarruzdur. 26 Ağustos’ta başlayan bu harekât, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile taçlanmıştır. Bu büyük zafer, Türk milletinin işgale karşı topyekûn direnişinin ve bağımsızlığa olan inancının bir sonucudur. 30 Ağustos Zaferi, yalnızca askeri bir başarı değil, aynı zamanda Türk milletinin yeniden doğuşunun simgesidir.

Zafer Haftası, bize sadece geçmişin başarılarını değil, aynı zamanda bu toprakların ne bedellerle vatan kılındığını hatırlatır. Bu zaferler; özgürlük, bağımsızlık, vatan sevgisi ve inançla yoğrulmuş bir milletin gücünün ispatıdır. Atalarımızın canları pahasına koruduğu bu vatan, bizlere emanet edilmiştir. Bu emanete sahip çıkmak, onları unutmamak ve aynı ruhu yaşatmak hepimizin görevidir.

26-30 Ağustos Zafer Haftası, sadece bir anma haftası değil; geçmişten ders çıkararak geleceğe güvenle bakmamızı sağlayan bir dönüm noktasıdır. Bu zaferleri kazananları  minnet ve şükranla anıyoruz.Onların gösterdiği yolda kararlılıkla yürüyerek bu haftayı yaşatmalı,anlam ve önemini gelecek nesillere aktarmalıyız.

21 Ağustos 2026 Cuma

AYLA

Kore Muharebesi’nin en yürek burkan ve hafızalarda derin iz bırakan öykülerinden biri, Türk askerinin muharebenin ortasında gösterdiği şefkati tüm dünyaya duyuran Süleyman Dilbirliği ile küçük Ayla’nın hikâyesiydi.

1926 yılında Kahramanmaraş’ta doğan Süleyman Dilbirliği, 1950 yılında Kore Savaşı’na gönderilen Türk Tugayı’nda astsubay olarak görev aldı. Kunu-ri Muharebesi sırasında ailesini kaybetmiş, ağır kış şartlarında hayatta kalmaya çalışan 5 yaşındaki Koreli bir kız çocuğuyla karşılaştı.

Süleyman Astsubay, küçük kızı Türk birliğinin bulunduğu bölgeye götürdü. Ay ışığını andıran yuvarlak ve aydınlık yüzünden ona “Ayla” ismini verdi. Yaklaşık 15 ay boyunca Ayla’yı kendi çocuğu gibi koruyup kolladı; ihtiyaçlarını karşıladı, onu besledi ve giydirdi. Türk askerleri de küçük Ayla’ya Türkçe öğretmeye başladı.

Muharebenin sona ermesinin ardından Süleyman Dilbirliği, Ayla’yı Türkiye’ye götürmek istedi. Ancak o dönemdeki yasal ve bürokratik engeller nedeniyle bu mümkün olmadı. Bunun üzerine küçük Ayla’yı bir yetimhaneye bırakmak zorunda kaldı.

Aradan tam 60 yıl geçti. 2010 yılında Süleyman Dilbirliği ile Ayla’nın yolları yeniden kesişti. Yıllar sonra gerçekleşen bu buluşma, savaşın geride bıraktığı acıların arasında sevginin, sadakatin, merhametin ve insanlığın zamana meydan okuyabileceğini gösteren unutulmaz bir ana dönüştü.

Süleyman Astsubay, muharebenin ortasında yalnızca küçük bir çocuğun yaşamını korumakla kalmadı; yıllar boyunca unutulmayacak, sınırları ve zamanları aşan bir baba-kız bağı bıraktı.

Süleyman Dilbirliği ile Ayla’nın yaşadığı bu gerçek hayat hikâyesi, Türk askerinin cephedeki cesaretinin yanı sıra zor şartlarda sergilediği merhameti ve insan sevgisini de simgeleyen eşsiz bir hatıra olarak yaşamaya devam ediyor.

9 Ağustos 2026 Pazar

ONBAŞI ADİLE HALA 🇹🇷❤️

Fransız işgali sırasında Çukurova’da kurduğu 8-10 kişilik milis müfrezesiyle Fransız konvoylarına baskınlar düzenleyen, Atatürk’ün Tarsus ziyaretinde ayağına kapanması üzerine 'Hangi kadın karadan bir yiğit doğurabilir ki? Sen ayakta durmaya layıksın' diyerek elinden tutup kaldırdığı kahraman Onbaşı Adile Hala’dır. 🇹🇷

Adile Hala (Adile Doğan), 1870'li yıllarda Tarsus’ta dünyaya geldi. Çukurova bölgesinin Fransızlar ve işbirlikçi Ermeni çeteleri tarafından işgal edilmesi üzerine, ilerleyen yaşına rağmen vatan savunmasında yer almaya karar verdi.

Ailesinden topladığı gençlerle 'Kara Fatma Müfrezesi' olarak bilinen silahlı bir grup kurdu. Silah ve mühimmat taşıdı, Fransız birliklerinin geçiş güzergâhlarına taktik baskınlar düzenledi. Gösterdiği cesaret ve askeri sevk yeteneği nedeniyle kendisine "Onbaşı" rütbesi verildi.
17 Mart 1923’te Atatürk’ün Tarsus’u ziyareti sırasında silahı ve milli kıyafetleriyle Paşa’nın karşısına çıktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün elini öpmek için eğildiğinde, Atatürk kendisini tutup ayağa kaldırarak "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın" sözleriyle tarihi iltifatını etti.

Savaştan sonra Tarsus’ta mütevazı bir yaşam sürdüren Adile Onbaşı, Türk kadınının vatan sevgisini ve Milli Mücadele’nin Çukurova’daki bükülmez iradesini temsil eden ölümsüz simgelerden biri olarak hafızalarda yaşamaktadır.

3 Ağustos 2026 Pazartesi

ONBAŞI HASAN

VEFA DUYGUSUNUN SEMBOLÜ KUDÜSÜN SON NÖBETÇİSİ IĞDIRLI ONBAŞI HASAN

Iğdırlı Onbaşı Hasan, Osmanlı’nın Kudüs’teki son nöbetçisi, sadakatin ve vefa duygusunun destansı bir sembolüdür. 1917’de İngilizlerin Kudüs’ü işgali sırasında artçı birliğin parçası olarak bırakılan, yıllar boyu Mescid-i Aksa’nın avlusunda nöbet tutan, 1982’ye kadar “tekmilim tamamdır” diyen o erdir.

Hikâyenin özü (İlhan Bardakçı’nın 1972 tanıklığı)
1972 Mayıs’ında gazeteci İlhan Bardakçı, Mescid-i Aksa’nın “On İki Bin Şamdanlı Avlu”sunda, yamalar içinde eski bir asker üniforması giymiş, iki metreye yakın boyu, bembeyaz sakalı ve dimdik duruşuyla doksanlık bir adam görür. Rehber “delinin teki, yıllardır burada bekler” dese de Bardakçı yanına yaklaşır:
“Selamün aleyküm baba.”
“Aleyküm selam oğul.”
Adam kendini şöyle tanıtır:
“Ben, Osmanlı Ordusu, Yirminci Kolordu, Otuz Altıncı Tabur, Sekizinci Bölük, On Birinci Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı Onbaşı Hasan’ım. Ben Iğdırlı Onbaşı Hasan’ım.”
Anlatır: Cihan Harbi’nde Kanal Cephesi’nde İngiliz’e saldıran birlikleri yenilir, ecdat yadigârı topraklar birer birer elden gider. İngiliz Kudüs’e dayanınca Osmanlı, şehrin yağmalanmaması için 53 kişilik artçı bir bölük bırakır. Mondros’tan sonra terhis emri gelir. Kolağası (yüzbaşı) Mustafa/Musa Efendi askerlerine der ki:
“Aslanlarım… Kudüs bize Sultan Selim Han’ın yadigârıdır. Siz burada nöbeti sürdürün. Fahri Kâinat Efendimiz’in ilk kıblesini Osmanlı da terk ederse gâvura bayramdır. İslam’ın şerefini, Osmanlı’nın şanını ayaklar altına aldırmayın.”
Bölük kalır. Yıllar geçer. Arkadaşları teker teker vefat eder. “Düşman değil, yıllar biçti bizi. Bir ben kaldım buralarda. Bir ben, koca Kudüs’te bir Onbaşı Hasan.”
Hasan Onbaşı, Bardakçı’ya emanet verir:
“Anadolu’ya vardığında yolun Tokat sancağına düşerse… kolağam Mustafa/Musa Kumandanımın yanına git. Ellerinden benim için öp ve de ki:
‘Kudüs’ü bekleyen 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Nöbetini terk etmedi, tekmili tamamdır, hayır dualarınızı beklemektedir kumandanım.’”
Bardakçı Tokat’ta izini sürer; kumandan çoktan vefat etmiştir. 1982’de Kudüs’ten kısa bir telgraf gelir: “Mescid-i Aksa’yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.”

O, sadece bir onbaşı değil; “devlet zevalin kapısındayken bile emanetine ihanet etmeyen”, “unuttuğumuz serhat nöbetçisi”, “gökler gibi baş vermiş ulu selvi” olarak anılır. Iğdır’da adına cami temeli atılmış, Gazze’de bir camiye ismi verilmiştir. Hikâye, sadakat, vefa ve “tekmilim tamamdır” sözünün en saf hâlidir.
Doğum tarihi kesin bilinmez (19. yüzyıl sonu Iğdır civarı tahmin edilir). Bazı kaynaklar ailesinin 93 Harbi sonrası göç ettiğini veya Tokat/İğdir köyü bağlantısını tartışsa da, halk hafızasında ve anlatılarda o, Kudüs’ün son Osmanlı nöbetçisi Iğdırlı Onbaşı Hasan olarak yaşamaya devam eder.

Bu hikâye, bir askerin onurunu, bir milletin unuttuğu emaneti ve “nöbeti terk etmeme” yeminini destanlaştırır. 
Mekânı cennet olsun.

Tanrı rahmetini bol eylesin..

03 AĞUSTOS 2026
M.HÜSEYİN OĞUZ

1 Ağustos 2026 Cumartesi

HALİDE EDİP ADIVAR

İşgal altındaki İstanbul’da, İngiliz zırhlılarının gölgesinde 200 bin kişiye karşı "Hükümetler musallatımız, milletler düşmanımız olabilir. Fakat Türk milleti asla köle olmayacaktır!" diyerek Milli Mücadele’nin ateşini yakan Türk kadınının sesi HALİDE EDİB ADIVAR’DIR🇹🇷

İzmir’in işgali sonrası İstanbul tam bir sessizlik ve ümitsizlik havasına bürünmüştü. 23 Mayıs 1919 günü Sultanahmet Meydanı’nda toplanan 200 binden fazla insan, vatanın geleceği için endişeyle bekliyordu. Siyahlar içindeki Halide Edib, kürsüye çıktığında sadece bir konuşma yapmadı; bir milletin küllerinden doğuşunu müjdeledi.

İşgal kuvvetlerinin namluları meydana çevrilmişken korkusuzca konuştu. On binlerce insan gözyaşları içinde vatanı savunacağına ant içti. Bu konuşma sonrası hakkında idam kararı çıkartılan Halide Edib, eşiyle birlikte Anadolu’ya kaçarak Mustafa Kemal Paşa’nın yanına katıldı, cephede onbaşı ve başçavuş rütbeleriyle Milli Mücadele'nin hem kalemi hem de neferi oldu.

31 Temmuz 2026 Cuma

Antalya Akseki Ormanalı Yeniçeri Komutanı Ahmet Ağa....

Ormanalı Yeniçeri Komutanı Ahmet Ağa 
Yeniçeri 56. orta son komutanı, Akseki'nin Ormana köyünden Keleşoğlu Ahmet Ağa, II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağını 15 Haziran 1826 tarihindeki Vaka-i Hayriye ile kaldırmasıyla birlikte İstanbul’dan memleketi Ormana’ya döndü ve 1836 yılında vefat etti. Ailesi, "Ellialtıoğlu" soyadını aldı.
Bir Yeniçeri Ailesinin Gerçek Hikayesi: ELLİALTIOĞULLARI  
"15 Haziran 1826 tarihinde gerçekleşen Yeniçeri Ocağı'nın dağıtılmasının başladığı gün Yeniçeri  Ellialtı Orta Komutanı Ahmet Ağa, kadim bir dostu olan Rum Marika'nın evine gizlenir. Kırk gün sonra İstanbul'u terk etme kararını verir. 
Ahmet Ağa'nın  son olarak yolda görüp helalleştiği yoldaşı Halil Ağa ise bu kıyımdan canını zor kurtarıp, selameti Kayseri'nin Akçakaya köyüne atmakla bulmuştu. İki yoldaşa bir daha görüşmek nasip olmadı. Yıllar sonra gerçekleşecek bir evlilik yoluyla akraba olacaklarını bilmekte öyle. 
1920'li yıllar. İhsan hanım  öğretmendi. Tayinle geldiği İzmir'de çok sevdiği fino köpeği sayesinde kocası olacak hayatının aşkıyla tanışmıştı. İhsan Hanım, köpeği cam yutunca soluğu İzmir Belediyesi'nin veterinerliğinde almış, Veteriner Hasan Tahsin Bey köpeği kurtarmış, ama kendi kalbini kurtaramamıştı. 
İzmir'e Sabancı ailesinin de köyü olan Akçakaya'dan göç etmiş olan Hasan Tahsin Bey, Hacı Seyit Ağalardandı,  köyü, orada doğmuş olan Somuncu Baba adlı evliya soyundan geldiği için "Seyyid "denen evliyası ile ünlüydü. 
Daha önce başından bir evlilik geçmişti geçmesine ama bu seferkinin adı aşktı. Kısaca, Peygamberin öldüğü aynı günde dünyaya gelmiş olan Perran Hanım birbirlerine aşık olup evlenen bir anne babanın çocuğuydu. 
Perran Hanım doğduktan  (1927) sonra işleri iyice açılan Hasan Tahsin Bey , veterinerliğin yani sıra Adana'da otelciliğe başlamış, epey de zengin olmuştu. Ama ansızın kapısını çalan ölüm, her şeyin seyrini değiştirmiş, Hasan Tahsin Bey yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak vefat edince İhsan Hanım iki çocukla ortada kalmıştı. 
Eşinin ölümü üzerine öğretmenliğe geri dönen İhsan Hanım'ın tayini İstanbul'a çıkınca, Kadıköy Yeldeğirmeni  semtine taşınmış, kızı Perran'da Beyoğlu Ticaret Lisesi'ni başarıyla bitirip,  daha sonra adı Marmara Üniversitesi İktisadi Ticari İlimler Akademisi'ne dönüşecek olan Yüksek Ticaret Mektebi'ne girmişti. 
Okulu bitiren Perran Hanım, bir sabah Milliyet Gazetesini açtığında karşısına çıkan iş ilanı üzerine hemen telefona sarılıp, görüşmek için randevu alır. 
Perşembe Pazarı, Zincirlihan 9/11 numaradaki ticarethane özellikle vitrifiye malzemeleri ithal eden bir şirketti. Ayrıca çivi fabrikaları işletiyordu. Perran Hanım, kendisini ise alacak kişi KEMAL ELLİALTIOĞLU için tam olarak "dört dörtlük bir işadamı " tabirini rahatlıkla kullanabilirdi. 
Bu arada müstakbel patronunun genç, bekar ve son derece yakışıklı olmasının ne kadar önemi vardı bilinmezdi. Ama ikisinin de bilmedikleri bir şey vardı. Büyük büyük dedeleri 1826 yılının o boğucu hazin günü, İstanbul'un kan kokan sokaklarında Fil Yokuşu'nda birbirlerine son kez sarılıp haklarını helal etmişlerdi. 
Çift bir yıl sonra, 1952 yılının sıcak bir Ağustos günü evlenecek, ticaret hayatlarında sürdürdükleri bu beraberliği hayat arkadaşlığına dönüştüreceklerdi. Damat otuz yedi, gelin ise yirmi beş yaşındaydı. 
(Yeniçeri Ağası Ahmet Ağa, İstanbul'dan ayrıldıktan sonra Toroslarda yer alan kendi köyü Ormana 'ya yerleşir. Sonraki yıllarda oğlu Mehmet 'i İstanbul'a gönderir, çocuk İstanbul 'da başarılı bir işadamı olur, soyadı kanunu çıkınca torunları Ellialtıoğlu soyadını alırlar. )
Kaynak: Fürüzan Gürbüz, Bir Yeniçeri Ailesinin Gerçek Hikayesi

#akseki #aksekiveaksekililer #ormana #ibradı #aksekiliyeniçeri #ormanalı #ormanalıyeniçeri #ormanalıyeniçeriahmetağa #yeniçeriahmetağa #ellialtıoğlu