Translate

24 Ekim 2026 Cumartesi

ARABA DEVLETİN, ŞEMSİYE BENİM


Nazilli Tren İstasyonu'nda, treni karşılamak için bekleyen insanların arasındayız.. 

Ankara'dan gelen trenin son vagonundan inen İsmet İnönü, peronda kendisini karşılayan insanların elini sıkarken, bir çocuk ilişir gözüne.. 

Beş-altı yaşlarında olan çocuk, elinde testi ve bardakla su satmaktadır. Çocuktan su isteyen İnönü, bardağı teslim ettikten sonra kendisine sorulan bir soruyu yanıtlayıp başını geri çevirdiğinde, çocuğun yerinde olmadığını görür..

İnönü'nün kasabaya gelişinin nedeni, Kurtuluş Savaşı yıllarında Ege dağlarında işgal ordusuna karşı savaşan "Mahmut'un Ali Efe"yi Sultanhisar'daki evinde ziyaret etmektir. 

Efe'nin evine gelen İnönü'yü bir sürpriz bekler ; Nazilli İstasyonu'nun kalabalığında bir an görünüp kaybolan su satan çocuk orada, Mahmut'un Ali Efe'nin kapısının önünde gülümsemektedir. Efe'nin komşusu Terzi Mustafa Bey'in oğlu olan çocuğa adını sorar İnönü : "Hulusi Samim, efendim."

Hulusi Samim, o anı hayatı boyunca hiç unutmayacaktır... En çok da mutlaka okumasını söyleyen İnönü'nün okul masrafları için kendisine verdiği 100 lirayı..

Nazilli İlkokulu'nu bitiren Hulusi Samim, girdiği öğretmen okulu sınavlarında Türkiye birincisi olur. Ne var ki babasının maddi gücü yoktur. 

Terzi olduğu için "Kesim" soyadını alan babası Mustafa Bey'in bir meslektaşı girer devreye ve Hulusi Samim onun katkısıyla Ortaklar Öğretmen Okulu'na kaydedilir.. 

1961 yılında, arkadaşlarına her hafta evlerinden zarf içinde gelen harçlıklar dağıtılırken, böyle bir anı hiç yaşamamış olmanın hüznüyle mezun olur okuldan.. 

Önce Aydın, Atça ilçesi, Kılavuzlar Köyü ilkokulunda görev alır. Ardından Diyarbakır Kayagediği köyüne atanır. Öğretmenlikteki başarısı öne çıkınca, MEB'nın Halk Eğitim Müdürlüğü'nde görev almak üzere Ankara'ya davet edilir. Bunu fırsat bilerek, Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi'ne kayıt yaptırır..

Memuriyeti ve öğrenciliği nedeniyle yoğun çalışma temposu içinde bir yandan da ders kitapları kaleme alır.. İlkokul ve ortaokulda okutulan "Sosyal Bilgiler" ve "İnkılap Tarihi" kitaplarının kapağında onun adı Samim Kesim yazmaktadır artık.. 

Özel yayınevleri kendileriyle çalışması için teklif üstüne teklif yapar. O, hiç tereddüt etmeden şu yanıtı verir : "Beni devlet okuttu.Eğitim hayatımı devletin bursu sayesinde tamamladım. Yazdığım kitaplardan telif alamam.."
Kız meslek liselerine alınacak dikiş makineleri için görevlendirilir..

 Açılan ihaleyi kazanan firma temsilcisi Hulusi Samim Bey'e ev adresini vermesini ister. "Neden ?" Niye sorduğunda, hediye olarak o yıllarda çok zor satın alınan bir televizyon gönderecekleri yanıtını alır. O an, elindeki tüm belgeleri yırtar ve ihalenin iptal edildiğini söyler..

Gazi Üniversitesi Müzik Öğretmenliği Bölümünde öğrenci olan kızı Feray, bardaktan boşanırcasına yağmurun yağdığı bir akşam vakti okuldan çıkar.. 

Önünden geçen arabaların yağmur sularını üstüne sıçratması yetmediği gibi, belediye otobüsü de durağa gelmekte gecikmiştir. Babasının arabasının geldiğini görünce rahat bir nefes alır.. 

Sıkıntısı sona erecek, ıslanmak bir yana, soğuk kış günü üşümekten de kurtulacaktır. Otobüs durağına yanaşan araba yavaşlayarak durur ve arka camı usulca aşağı doğru açılır. Pencerede bir şemsiye görünür !.. Şemsiyeyi uzatan Samim Bey, "Al kızım," diye seslenir, sonra da camı kapanan araba uzaklaşır duraktan..

Eve uzun bir süre sonra, sırılsıklam dönen Feray, masasına oturmuş yazdığı yeni ders kitabı için çalışmakta olan babasına dargın ve kızgın bir dille seslenir : "Baba, ne yaptın sen bu akşam ?"

"-Ne yaptım kızım ?"
"Yağmur altında ıslandığımı gördüğün hâlde beni arabana almadın.."
"-O araba benim değil ki kızım, devletin.. Benim olan şemsiyeydi ve yağmurdan korunman için onu sana verdim !"

15 Ekim 2026 Perşembe

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal bey

14 EKİM 1922 - T.B.M.M.'nin 14 Ekim 1922'de çıkardığı özel bir kanunla Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in ilk "Milli Şehit" ilan edilmesi

T.B.M.M’nin 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla ilk  “Milli Şehit” ilan ettiği eski Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in hazin hayat hikayesi bizler için ibret  vesilesidir. Hafızalarımızdaki yerini muhafaza etmek  için yazıyla anmak artık bir gelenek olduğu gibi  vefat  tarihi olan 10.Nisan'da her yıl  bir avuç hamiyetperver insan tarafından da Kadıköy Kuşdili çayırındaki kabri başında törenle anılmaktadır.  Kemal Bey Birinci Dünya Savaşının zor şartlarında Boğazlıyan Kaymakamlığı ve Yozgat Mutasarrıf vekilliği yapmıştır. Mütareke döneminde , Ermeni tehcirinde yaşananlar için kurban arayışına girildiği sırada adeta bulunan bir günah keçisi olmuştur. İşgal güçleri tarafından “Ermeni tehcirinde görevini kötüye kullanarak kullanarak ölümlere sebep olduğu iftira ve iddiasına istinaden idamla yargılanmıştır. İşgal şartlarında İngiliz Komiserliğinin ve Rum-Ermeni şubesinin temin ettiği Ermeni komitecilerden bir çok yalancı şahit çıkararak , hiç bir vicdanın , aklın ve mantığın kabul etmediği yüzkarası bir yargılama yapılmıştır. Nasıl bir yargıysa…

               Yalancı şahitlerin de ifadeleriyle, Kürt Nemrut Mustafa Paşa divanı tarafından mahkemenin seyri esnasında haksız yere suçlanarak idama mahkûm edilmesi insanlık tarihinin utançla anacağı bir ibret vesilesidir. Mahkemenin ilk başkanı Hayret Paşa baskılar nedeniyle  istifa etmiştir. Yerine Nemrut lakabıyla tanınan Kürt Mustafa paşa getirilmiştir. Süreci ve sonuçlarıyla ibretlik bir hukuk skandalı olan yargı süreci sonradan başkanının adıyla “Kürt/Nemrut Mustafa paşa Divanı olarak anılacaktır. Yabancı ülke temsilcilerinin aşırı baskısına rağmen Padişah idam kararını imzalamaz. “İş intikam ve bilahare mukatele şeklini alabilir” diye fetva-yı şerif ister . Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin verdiği fetva ile 10 Nisan 1919’da hüküm icra edilir.

             O zamanlar işgal kuvvetlerinin elçileri veya komutanları Sömürge Valisi edasıyla talimat yağdırıp işlerine geldiği gibi Türk Milletinin aleyhine her istediklerini yaptırıyorlar ve kararlar aldırıyorlar asıp kesiyorlardı.

            Yabancıların baskısı sonucu Kaymakam Kemal Bey’in şahsında bir devir ve devrin temel düşünce sistemi ile birlikte Türklük ve ulusal egemenlik şuuru yargılanıp mahkum edilmiştir. Hem de kendi öz vatanında ve kendi yargı organları tarafından.

           Rahmetli idam sepasında halka hitaben “Allah vatan ve milletimize zeval vermesin.... Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar.Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun adalet , yaşasın millet” diye seslenişi olayı açıklamaya yeterlidir herhalde. Kemal Bey’in üzerinde çıkan vasiyeti tarihe bir belge olarak kalacaktır. “Merhum sevgili oğlum Adnan’ın medfun bulunduğu Kadıköy Kuşdilli Çayır’ndaki kabristanda yavrumun yanına gömülmemi diliyorum. Teyzem ve kardeşim Kadıköy’ünde sakindirler. Teyzemin adresi Mühürdar Caddesinde 67 numaralı hanedir. Adı İsmet Hanım’dır. Defin masrafı teyzeme tevdi buyurulmalıdır. Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Millet ve Memleket uğruna şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha. Perişan zevcem Hatice’ye, yavrularım Müzehher ve Müşerref’e muavenet edilmesini, yavrularımın tahsil ve terbiyesine ihtimam buyurulmasını vatandaşlarımdan beklerim.

Babam, Karamürsel Aşar Memur-u Sabıkı Arif Bey de acizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir. Bunlara da muavenet olunursa, memnun olurum. Türk Milleti ebediyyen yaşayacak, Müslümanlık asla zeval bulmayacaktır. Allah, millet ve memlekete zeval vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. İnşaallah Türk Milleti ebediyete kadar yaşayacaktır.” 

(30 Mart 1335 Boğazlıyan Kaymakam - Sabıkı Kemal)

           Türk milleti onu unutmamıştır. T.B.M.M. 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla “Milli Şehit” olarak kabul ederek tek suçları devlete hizmet etmek için çabalamak olan yetkililerin geriye bıraktıklarının yanında olduğunu vurgular. Büyük Devlet adamı Atatürk, TBMM’de ilgili kanunun gerekçesini; 

“Memleketin kurtuluşunu,geleceğini, saadetini ilerleme ve gelişmesini hayat tarzı kabul eden ve suikaste maruz kalarak şehit edilen yöneticilerin geride bıraktığı eş ve çocukları milletin ve devletin emanetindedir.Büyük idealler peşinde hayatlarını feda eden büyük insanların aile ve evlatlarının acılarını teselli etmek, onları mükafatlandırmak benzerlerini gayrete getirmek ve milletin şükran hislerini göstermek, kuvvetlendirmek, onların fakir fukara durumuna düşmemesi için gereğini yapmak,’’ şeklinde açıklar.

           Kemal Bey’in kızı merhum Müşerref Gürenci’nin anlattığına göre, Atatürk, dedesini Konyada kabul ettiğinde aralarında şöyle bir konuşma geçer ;

 Atatürk - “gel bakalım devletin babası”.
Arif Bey - “Aman Paşam devletin babası sizsiniz”.
Atatürk - “Sen öyle bir evlat yetiştirdin ki oğlun bu meşaleyi tutmasaydı biz ateşi yakamazdık. Işık tutan senin oğlundur” der…
Aziz hatırasını rahmet ve minnetle anıyorum. Allah rahmet eylesin.
Süheyl Çobanoğlu 

18 Eylül 2026 Cuma

DEMANS FARKINDALIK HAFTASI

Asla istemem ama 
Şayet bir gün demans hastası olursam, ailemin bu istek listesini yaşadığım yerdeki duvara asmasını isterim. Bu hususları hatırlamalarını istiyorum.
1. Odaya her girdiğinizde kendinizi tanıtın. "Merhaba, ben ………..." deyin. ASLA "Kim olduğumu biliyor musun?" diye sormayın; bu durum bende kaygıya yol açar.
2. Demans hastası olursam, arkadaşlarımın ve ailemin benim gerçekliğimi kabullenmesini isterim. 🌸
3. Eğer vefat etmiş bir arkadaşımın hâlâ hayatta olduğunu ya da ailemi akşam yemeğine ziyarete gittiğimizi sanıyorsam, buna inanmama izin verin. Böylece çok daha mutlu olurum.❤️
4. Demans hastası olursam, benim için doğru olanla sizin için doğru olan şeyler hakkında benimle tartışmayın.👍🏻❤️👍🏻
5. Demans hastası olursam ve kim olduğunuzdan emin olamazsam, bunu kişisel algılamayın. Zihnimdeki zaman algısı benim için karmaşık bir haldedir.👍🏻👍🏻👍🏻
6. Demans hastası olursam ve artık çatal-bıçak kullanamaz hale gelirsem, hemen beni beslemeye başlamayın. Bunun yerine, elle yenebilecek yiyeceklere geçiş yapın ve kendi kendimi besleyip besleyemeyeceğimi gözlemleyin.❤️🥰❤️🥰
7. Demans hastası olursam ve üzgün ya da kaygılıysam, elimi tutun ve beni dinleyin. Duygularımın yersiz olduğunu söylemeyin.
8. Demans hastası olursam, bana bir çocukmuşum gibi davranılmasını istemem. Benimle, olduğum gibi bir yetişkinmişim gibi konuşun. ❤️
9. Demans hastası olursam, yine de her zaman keyif aldığım şeylerden zevk almak isterim. Egzersiz yapmam, kitap okumam ve arkadaşlarımla görüşmem için bana yardımcı olun. ❤️
10. Demans hastası olursam, benden geçmişimden bir hikâye anlatmamı isteyin.
11. Demans hastası olursam ve huzursuzlanırsam, beni neyin rahatsız ettiğini anlamak için zaman ayırın. ❤️
12. Demans hastası olursam, bana tam da size nasıl davranılmasını istiyorsanız öyle davranın. ❤️
13. Demans hastası olursam, evde benim için bolca atıştırmalık bulunduğundan emin olun. Şu anda bile yemek yemediğimde sinirleniyorum; eğer demans hastası olursam, ihtiyaçlarımı ifade etmekte zorlanabilirim.❤️
14. Eğer demans hastası olursam, sanki odada yokmuşum gibi hakkımda konuşmayın.👍🏻
15. Eğer demans hastası olursam, bana haftanın 7 günü, günün 24 saati bakım veremediğiniz için suçluluk hissetmeyin. Bu sizin hatanız değil; elinizden gelenin en iyisini yaptınız. Size yardımcı olabilecek birini bulun ya da yaşamam için harika, yeni bir yer seçin.👍🏻
16. Eğer demans hastası olursam ve demans bakım merkezinde kalıyorsam, lütfen beni sık sık ziyaret edin.❤️
17. Eğer demans hastası olursam; isimleri, olayları veya yerleri birbirine karıştırdığımda sabrınızın tükendiğini belli etmeyin. Derin bir nefes alın. Bu benim suçum değil.👍🏻
18. Eğer demans hastası olursam, en sevdiğim müziklerin her zaman duyabileceğim bir mesafede çalmasını sağlayın.❤️❤️❤️
19. Eğer demans hastası olursam ve eşyaları alıp etrafta dolaşmayı seversem, o eşyaları ait oldukları yerlere geri koymama yardım edin.👍🏻
20. Eğer demans hastası olursam, beni partilerden ve aile toplantılarından dışlamayın.❤️
21. Eğer demans hastası olursam, hâlâ sarılmaktan ve bolca gülmekten hoşlandığımı bilin. ❤️🥰❤️
22. Eğer demans hastası olursam, hâlâ tanıdığınız ve sevdiğiniz o kişi olduğumu unutmayın.”🌼❤️
Demans hastası olan veya olmuş tanıdıklarınızın anısına... Demans/Alzheimer ile mücadele eden, tanıdığım, sevdiğim ve kaybettiğim herkesin anısına.
Bir keresinde biri, demans hastası birine baktığınızda onu her geçen gün biraz daha kaybettiğinizi söylemişti; teşhis konulduğunda, farklı evrelerden geçerken, tedaviye ihtiyaç duyduklarında ve nihayetinde vefat ettiklerinde...
Buna "en uzun veda" denir. Beyin yavaş yavaş işlevini yitirirken fiziksel olarak değişirler ve sonunda sevdiklerinin kim olduğunu unuturlar. Sonunda yatağa bağımlı hale gelebilir, hareket edemez, yiyip içemez duruma düşebilirler.
Bu gönderiyi okumadan geçip gidecek insanlar olacaktır; çünkü 
demans henüz onların hayatına dokunmamış olabilir. Demansla mücadele etmiş veya hâlâ etmekte olan bir sevdiğine sahip olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyor olabilirler.
Bu acımasız hastalık hakkında farkındalık yaratmak adına, arkadaşlarımın bugün bu yazıyı kendi sayfalarında paylaşmalarını rica ediyorum.
Kendi zaman tünelinizde paylaşmak üzere kopyalayıp yapıştırmak için parmağınızı gönderinin üzerinde basılı tutun.

Demans Farkındalık Haftası kapsamında bunu Lütfen Paylaşın 

9 Eylül 2026 Çarşamba

MEBRUKE HANIM

Türk istihbarat tarihinin cesaretiyle iz bırakan kadın ajanı: Mebruke Hanım… 🇹🇷

1913 yılında İngiliz ve Fransız istihbaratı, Osmanlı Devleti’ne karşı yürüttüğü faaliyetleri Şam’da ortak bir merkezde topladı. Kritik belgeler ise Fransız Elçiliği’ndeki korunaklı bir kasada saklanıyordu.

Bu belgeleri ele geçirmek için oluşturulan üç kişilik Teşkilat-ı Mahsusa ekibinde Mebruke Hanım da vardı. Büyük bir risk alarak elçiliğe sızdı, kasayı etkisiz hâle getirdi ve kritik belgelerin Türk tarafının eline geçmesini sağladı.

Operasyon sırasında yaralanmasına rağmen görevini yarıda bırakmadı. Olayın ardından kasanın yanında bulunan bir tutam kadın saçı Lawrence’ın dikkatini çekti. Kimliğinin ne pahasına olursa olsun bulunması emredildi ancak tüm aramalara rağmen Mebruke Hanım’a ulaşılamadı.

Çünkü o sırada ele geçirilen belgeler çoktan Türk makamlarına teslim edilmişti. 🇹🇷

Aldığı yaralara rağmen mücadelesinden vazgeçmeyen Mebruke Hanım, ömrünün sonuna kadar vatanı için görev yapmaya devam etti.

Cesaretiyle Teşkilat-ı Mahsusa’nın unutulmaz ajanları arasına adını yazdıran Mebruke Hanım’ı rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz. Aziz ruhu şâd, mekânı cennet olsun. 🇹🇷

29 Ağustos 2026 Cumartesi

BAŞ KOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI

Freud diyor ki, Atatürk insanlığın sanatçısıdır!
Britanya imparatorluğunun varoluş hikayesini irdelerken, Yakın tarihle ilgili inanılmaz bir bilgiyle karşılaştım.
Bu bilgi şu ana kadar,
Neden Türkiye’de bilinmez diye de içten içe hayıflandım!...
Sonra da bu bilgiyi,
15 yıldır tanıdığım BBC çalışanı arkadaşıma,
Kraliyet sarayı tarih direktörüne teyit ettirdim...
*
Yıl 1936.
İngiltere Kralı VIII Edward,
Türkiye’ye geliyor...
ATATÜRK tarafından ağırlanıp, uğurlanıyor...
Kral,
Londra’ya dönünce,
Kraliyet sarayında “tarihçilere ve düşünürlere" sekiz saat süren bir yemek veriyor...
Düşünür ve tarihçiler Kral’a,
“Bize Mustafa Kemal Atatürk’ü" anlatın diyorlar...
Kral anlatıyor,
Herkes düşüncelerini sıralıyor...
Son sözü,
Freud alıyor...
*
Sigmund Freud,
Psikanaliz biliminin kurucusu dünyaca ünlü nörolog ve psikolog...
Freud,
Aşk’ı tarif ederken “Aşk cinselliği içerir “ diyen düşünür...
Aynı Freud,1939 yılında ölmeden bir yıl önce “aşkın tarifinde yanıldığını itiraf" ediyor...
Sebep ise,
Bir KARGA !...
Hasta yatağında yatarken,
Kırık penceresinden gagasında bir adet cevizle içeri karga giriyor...
Cevizi Freud’un baş ucuna bırakıp pencerede yarım saat melul melul Freud’u seyredip uçuyor...
İşte o an Freud,
Aşk cinsellikten öte bir duyguymuş diyor...
*
BURASI ÇOK ÖNEMLİ ?...
Freud,
Yemekte son sözlerini,
ATATÜRK için sıralıyor?...
Hangi dilden,
Hangi dinden,
Hangi topraktan olursan ol,
ATATÜRK’ü “sevmemek” mümkün mü ?
"Aşk,
Duygular ötesi bir sanatsa,
ATATÜRK’te bir insanlık sanatçısıdır" diyor...
Kral,
Neden böyle kesin ve keskin düşünüyorsun diyor ?
Freud,
ATATÜRK esir aldığı komutanlara insanca davrandı...
Esir aldığı bayrakları çiğnemedi, çiğnetmedi...
Esir aldığı halklara saygı duydu...
O,
Sadece toprağını korudu ...
Ülkesini ve milletini sevdi, onlar için savaştı...
Tüm insanlığa,
Mazlum milletlere örnek oldu...
Emperyalizme dur dedi...
Çağdaş düzeni kurdu...
Özgürlükleri,
İnançların serbestliğini,
Kadınlara seçme seçilme hakkını,
Bilimi,
Doğanın korunmasını,
Sanatı ön plana çıkardı...
Daha ne yapsaydı,
Biz evrensel bilim insanlarına ?...
Freud,
Böyle sıralıyor düşüncelerini...
*
Şimdi gel de,
ATATÜRK’ü sevme?
Hangi hakla,
Hangi vicdana dayanarak sevmeyeceksin be kardeşim?!
Hele de,
Yüz yıl geriye yüz tutmuş bugünün zihniyetine karşı !...
Türk kanı,
Müslüman kanı taşımayan...
Ama,
İnsanlık kanı taşıyan Freud’a gel de hak verme. 
Tespit ettiğim,
Teyit ettirdiğim bu bilgi,
Bu yazım...
Mevcut tarihçilerimize,
Bilim insanlarımıza,
Siyasetçilerimize,
Sanatçılarımıza,
Tüm halkımıza...
Kısaca,
ATATÜRK’ün ekmeğini yiyen herkese KAPAK olsun !.... 
İsmet Orhan NECDET TOPÇUOĞLU -  ATATÜRK'ÜN KOCATEPE DUASI
"Tarih 26 Ağustos, 1922, sabaha karşı saat 4.30"
Başkomutan Mustafa Kemal son kez komutanlarıyla plan üzerinde görüşür. Kocatepe hakkındaki ilk ifadesi ilginçtir; “Düşmanı yenmek için Kocatepe Allahın bize bir lütfudur. Hep birlikte bu savaşı kazanacağız, başka çaremiz yoktur.” der… Ve siper olarak hazırlanmış gözetleme çukurunda ellerini açarak şu duayı yapar; 

“Ya Rabbi... Eğer bu zaferi kazanamayacaksam bana o günü gösterme... Beni kahret... Gök kubbeyi başıma yık... Beni helâk et... O acıyı bana yaşatma ya Rabbi...” diyerek Allah’a sığınır…

Başkumandan Gazi Mareşal Mustafa Kemal’in büyük Türk taarruzunu başlatacağı dakikalarda arkadaşlarına döner tekrar; “Hakkınızı helâl edin, gazanız mübarek olsun…” diyerek gözlerinden akan damlalar halindeki yürek yıkayan yaşlar, aslında Türk Milleti'ne olan güveninin ve zafere, kurtuluşa, galibiyete olan inancın duygusal boyutu idi.
Bu manzaraya şahit olan İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Yakup Şevki Paşa, Nurettin Paşa, Fahrettin Paşa, İzzettin Paşa, Sami Paşa, Kazım Paşa (Orbay), Salih Paşa’lar… Suskunluk içinde dinlediler Gazi’yi… Böylesine tarihi bir ana şahit oldukları için hepsi çok heyecanlıydılar.

Hedef aynı zamanda emperyalist Batı dünyasını da yenmektir.
Başkomutan Mustafa Kemal’in arkadaşlarına söylediği şu ifade çok önemlidir; “Gittiğimiz yol bir iman yoludur. İmanı olmayan buraya gelip savaşmaz. İmansız olanlara saflarımızda yer yoktur. Vakıa biz on milyonluk yorgun bir milletiz. Düşmanlarımız ise pek çok ve kavidir. Riyazi (matematiksel) düşünecek olursak Garb’ın çelik zırhlara büründüğü muazzam düşman kuvvetlerine galebe çalmamız şüphelidir. Fakat, bizde olan şeyler onlarda yoktur. Bizim imanımız vardır. Ve biz düşmanlarımızın bin bir türlü kuvvetine rağmen galip geleceğiz…”

Başkomutan Mustafa Kemal’in bu zafer duasının ardında gözyaşlarını elinin tersiyle silip, Allah’ına yalvarması, sahip olduğu samimi iman ve inançla ancak bu kadar ifade edilebilir. Bu duanın ve helalleşmenin ardından büyük taarruz emrini veriyordu Mustafa Kemal…

Sonuç olarak düşman, Mustafa Kemal’in verdiği ilk emirle devam eden 30 Ağustos Zaferi ve devamındaki yedikleri tokadı, unutmadı. Türk düşmanı emperyalist Batılılar, kinlendiler, bilendiler…Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı düşmanlıklarını sürdürdüler. Sezdirmeden, kuzu postuna bürünmüş kurt gibi, saman altından su yürüterek, içerden ve dışarıdan düşmanlıklarını devam ettirmektedirler.

Başkomutanlık Meydan Savaşının 104.Yılında; Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, savaşa katılan kahraman askerlerimizi, süvarilerimizi, gazilerimizi, şehitlerimizi şükran ve minnetle anıyorum.

(26, Ağustos, 2026-Ordu)

24 Ağustos 2026 Pazartesi

ZAFER HAFTASI

26-30 AĞUSTOS ZAFER HAFTASI
Tarihi zaferlerle dolu bir milletin evlatları olarak, her yıl 26-30 Ağustos tarihlerini içine alan haftayı büyük bir gurur ve minnetle  Zafer Haftası olarak kutluyoruz.Zafer Haftası,Türk milletinin bağımsızlık ve vatan sevgisinin simgesi niteliğindedir. Bu anlamlı hafta, yalnızca askeri başarıların değil, aynı zamanda millet olma bilincinin, birlik ve beraberliğin de kutlandığı özel bir dönemdir.

26 Ağustos, Türk tarihinin iki önemli dönemine ışık tutar. İlki, 1071 yılında Malazgirt Meydan Muharebesi’dir. Sultan Alparslan komutasındaki Büyük Selçuklu ordusunun, Bizans İmparatorluğu’na karşı kazandığı bu zafer,Anadolu’nun,-zaten Sümerler’den beri Türk yurdu olan Anadolu’nun,yeniden Müslüman-Türk yurdu haline gelişinin kapılarını açmıştır. Bu zaferle birlikte Anadolu, ebedî bir vatan olma yolunda ilk adımı atmıştır.

İkincisi ise, 1922 yılında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün başkumandanlığında başlatılan Büyük Taarruzdur. 26 Ağustos’ta başlayan bu harekât, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile taçlanmıştır. Bu büyük zafer, Türk milletinin işgale karşı topyekûn direnişinin ve bağımsızlığa olan inancının bir sonucudur. 30 Ağustos Zaferi, yalnızca askeri bir başarı değil, aynı zamanda Türk milletinin yeniden doğuşunun simgesidir.

Zafer Haftası, bize sadece geçmişin başarılarını değil, aynı zamanda bu toprakların ne bedellerle vatan kılındığını hatırlatır. Bu zaferler; özgürlük, bağımsızlık, vatan sevgisi ve inançla yoğrulmuş bir milletin gücünün ispatıdır. Atalarımızın canları pahasına koruduğu bu vatan, bizlere emanet edilmiştir. Bu emanete sahip çıkmak, onları unutmamak ve aynı ruhu yaşatmak hepimizin görevidir.

26-30 Ağustos Zafer Haftası, sadece bir anma haftası değil; geçmişten ders çıkararak geleceğe güvenle bakmamızı sağlayan bir dönüm noktasıdır. Bu zaferleri kazananları  minnet ve şükranla anıyoruz.Onların gösterdiği yolda kararlılıkla yürüyerek bu haftayı yaşatmalı,anlam ve önemini gelecek nesillere aktarmalıyız.

21 Ağustos 2026 Cuma

AYLA

Kore Muharebesi’nin en yürek burkan ve hafızalarda derin iz bırakan öykülerinden biri, Türk askerinin muharebenin ortasında gösterdiği şefkati tüm dünyaya duyuran Süleyman Dilbirliği ile küçük Ayla’nın hikâyesiydi.

1926 yılında Kahramanmaraş’ta doğan Süleyman Dilbirliği, 1950 yılında Kore Savaşı’na gönderilen Türk Tugayı’nda astsubay olarak görev aldı. Kunu-ri Muharebesi sırasında ailesini kaybetmiş, ağır kış şartlarında hayatta kalmaya çalışan 5 yaşındaki Koreli bir kız çocuğuyla karşılaştı.

Süleyman Astsubay, küçük kızı Türk birliğinin bulunduğu bölgeye götürdü. Ay ışığını andıran yuvarlak ve aydınlık yüzünden ona “Ayla” ismini verdi. Yaklaşık 15 ay boyunca Ayla’yı kendi çocuğu gibi koruyup kolladı; ihtiyaçlarını karşıladı, onu besledi ve giydirdi. Türk askerleri de küçük Ayla’ya Türkçe öğretmeye başladı.

Muharebenin sona ermesinin ardından Süleyman Dilbirliği, Ayla’yı Türkiye’ye götürmek istedi. Ancak o dönemdeki yasal ve bürokratik engeller nedeniyle bu mümkün olmadı. Bunun üzerine küçük Ayla’yı bir yetimhaneye bırakmak zorunda kaldı.

Aradan tam 60 yıl geçti. 2010 yılında Süleyman Dilbirliği ile Ayla’nın yolları yeniden kesişti. Yıllar sonra gerçekleşen bu buluşma, savaşın geride bıraktığı acıların arasında sevginin, sadakatin, merhametin ve insanlığın zamana meydan okuyabileceğini gösteren unutulmaz bir ana dönüştü.

Süleyman Astsubay, muharebenin ortasında yalnızca küçük bir çocuğun yaşamını korumakla kalmadı; yıllar boyunca unutulmayacak, sınırları ve zamanları aşan bir baba-kız bağı bıraktı.

Süleyman Dilbirliği ile Ayla’nın yaşadığı bu gerçek hayat hikâyesi, Türk askerinin cephedeki cesaretinin yanı sıra zor şartlarda sergilediği merhameti ve insan sevgisini de simgeleyen eşsiz bir hatıra olarak yaşamaya devam ediyor.