Translate

21 Ağustos 2026 Cuma

AYLA

Kore Muharebesi’nin en yürek burkan ve hafızalarda derin iz bırakan öykülerinden biri, Türk askerinin muharebenin ortasında gösterdiği şefkati tüm dünyaya duyuran Süleyman Dilbirliği ile küçük Ayla’nın hikâyesiydi.

1926 yılında Kahramanmaraş’ta doğan Süleyman Dilbirliği, 1950 yılında Kore Savaşı’na gönderilen Türk Tugayı’nda astsubay olarak görev aldı. Kunu-ri Muharebesi sırasında ailesini kaybetmiş, ağır kış şartlarında hayatta kalmaya çalışan 5 yaşındaki Koreli bir kız çocuğuyla karşılaştı.

Süleyman Astsubay, küçük kızı Türk birliğinin bulunduğu bölgeye götürdü. Ay ışığını andıran yuvarlak ve aydınlık yüzünden ona “Ayla” ismini verdi. Yaklaşık 15 ay boyunca Ayla’yı kendi çocuğu gibi koruyup kolladı; ihtiyaçlarını karşıladı, onu besledi ve giydirdi. Türk askerleri de küçük Ayla’ya Türkçe öğretmeye başladı.

Muharebenin sona ermesinin ardından Süleyman Dilbirliği, Ayla’yı Türkiye’ye götürmek istedi. Ancak o dönemdeki yasal ve bürokratik engeller nedeniyle bu mümkün olmadı. Bunun üzerine küçük Ayla’yı bir yetimhaneye bırakmak zorunda kaldı.

Aradan tam 60 yıl geçti. 2010 yılında Süleyman Dilbirliği ile Ayla’nın yolları yeniden kesişti. Yıllar sonra gerçekleşen bu buluşma, savaşın geride bıraktığı acıların arasında sevginin, sadakatin, merhametin ve insanlığın zamana meydan okuyabileceğini gösteren unutulmaz bir ana dönüştü.

Süleyman Astsubay, muharebenin ortasında yalnızca küçük bir çocuğun yaşamını korumakla kalmadı; yıllar boyunca unutulmayacak, sınırları ve zamanları aşan bir baba-kız bağı bıraktı.

Süleyman Dilbirliği ile Ayla’nın yaşadığı bu gerçek hayat hikâyesi, Türk askerinin cephedeki cesaretinin yanı sıra zor şartlarda sergilediği merhameti ve insan sevgisini de simgeleyen eşsiz bir hatıra olarak yaşamaya devam ediyor.

9 Ağustos 2026 Pazar

ONBAŞI ADİLE HALA 🇹🇷❤️

Fransız işgali sırasında Çukurova’da kurduğu 8-10 kişilik milis müfrezesiyle Fransız konvoylarına baskınlar düzenleyen, Atatürk’ün Tarsus ziyaretinde ayağına kapanması üzerine 'Hangi kadın karadan bir yiğit doğurabilir ki? Sen ayakta durmaya layıksın' diyerek elinden tutup kaldırdığı kahraman Onbaşı Adile Hala’dır. 🇹🇷

Adile Hala (Adile Doğan), 1870'li yıllarda Tarsus’ta dünyaya geldi. Çukurova bölgesinin Fransızlar ve işbirlikçi Ermeni çeteleri tarafından işgal edilmesi üzerine, ilerleyen yaşına rağmen vatan savunmasında yer almaya karar verdi.

Ailesinden topladığı gençlerle 'Kara Fatma Müfrezesi' olarak bilinen silahlı bir grup kurdu. Silah ve mühimmat taşıdı, Fransız birliklerinin geçiş güzergâhlarına taktik baskınlar düzenledi. Gösterdiği cesaret ve askeri sevk yeteneği nedeniyle kendisine "Onbaşı" rütbesi verildi.
17 Mart 1923’te Atatürk’ün Tarsus’u ziyareti sırasında silahı ve milli kıyafetleriyle Paşa’nın karşısına çıktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün elini öpmek için eğildiğinde, Atatürk kendisini tutup ayağa kaldırarak "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın" sözleriyle tarihi iltifatını etti.

Savaştan sonra Tarsus’ta mütevazı bir yaşam sürdüren Adile Onbaşı, Türk kadınının vatan sevgisini ve Milli Mücadele’nin Çukurova’daki bükülmez iradesini temsil eden ölümsüz simgelerden biri olarak hafızalarda yaşamaktadır.

3 Ağustos 2026 Pazartesi

ONBAŞI HASAN

VEFA DUYGUSUNUN SEMBOLÜ KUDÜSÜN SON NÖBETÇİSİ IĞDIRLI ONBAŞI HASAN

Iğdırlı Onbaşı Hasan, Osmanlı’nın Kudüs’teki son nöbetçisi, sadakatin ve vefa duygusunun destansı bir sembolüdür. 1917’de İngilizlerin Kudüs’ü işgali sırasında artçı birliğin parçası olarak bırakılan, yıllar boyu Mescid-i Aksa’nın avlusunda nöbet tutan, 1982’ye kadar “tekmilim tamamdır” diyen o erdir.

Hikâyenin özü (İlhan Bardakçı’nın 1972 tanıklığı)
1972 Mayıs’ında gazeteci İlhan Bardakçı, Mescid-i Aksa’nın “On İki Bin Şamdanlı Avlu”sunda, yamalar içinde eski bir asker üniforması giymiş, iki metreye yakın boyu, bembeyaz sakalı ve dimdik duruşuyla doksanlık bir adam görür. Rehber “delinin teki, yıllardır burada bekler” dese de Bardakçı yanına yaklaşır:
“Selamün aleyküm baba.”
“Aleyküm selam oğul.”
Adam kendini şöyle tanıtır:
“Ben, Osmanlı Ordusu, Yirminci Kolordu, Otuz Altıncı Tabur, Sekizinci Bölük, On Birinci Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı Onbaşı Hasan’ım. Ben Iğdırlı Onbaşı Hasan’ım.”
Anlatır: Cihan Harbi’nde Kanal Cephesi’nde İngiliz’e saldıran birlikleri yenilir, ecdat yadigârı topraklar birer birer elden gider. İngiliz Kudüs’e dayanınca Osmanlı, şehrin yağmalanmaması için 53 kişilik artçı bir bölük bırakır. Mondros’tan sonra terhis emri gelir. Kolağası (yüzbaşı) Mustafa/Musa Efendi askerlerine der ki:
“Aslanlarım… Kudüs bize Sultan Selim Han’ın yadigârıdır. Siz burada nöbeti sürdürün. Fahri Kâinat Efendimiz’in ilk kıblesini Osmanlı da terk ederse gâvura bayramdır. İslam’ın şerefini, Osmanlı’nın şanını ayaklar altına aldırmayın.”
Bölük kalır. Yıllar geçer. Arkadaşları teker teker vefat eder. “Düşman değil, yıllar biçti bizi. Bir ben kaldım buralarda. Bir ben, koca Kudüs’te bir Onbaşı Hasan.”
Hasan Onbaşı, Bardakçı’ya emanet verir:
“Anadolu’ya vardığında yolun Tokat sancağına düşerse… kolağam Mustafa/Musa Kumandanımın yanına git. Ellerinden benim için öp ve de ki:
‘Kudüs’ü bekleyen 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Nöbetini terk etmedi, tekmili tamamdır, hayır dualarınızı beklemektedir kumandanım.’”
Bardakçı Tokat’ta izini sürer; kumandan çoktan vefat etmiştir. 1982’de Kudüs’ten kısa bir telgraf gelir: “Mescid-i Aksa’yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.”

O, sadece bir onbaşı değil; “devlet zevalin kapısındayken bile emanetine ihanet etmeyen”, “unuttuğumuz serhat nöbetçisi”, “gökler gibi baş vermiş ulu selvi” olarak anılır. Iğdır’da adına cami temeli atılmış, Gazze’de bir camiye ismi verilmiştir. Hikâye, sadakat, vefa ve “tekmilim tamamdır” sözünün en saf hâlidir.
Doğum tarihi kesin bilinmez (19. yüzyıl sonu Iğdır civarı tahmin edilir). Bazı kaynaklar ailesinin 93 Harbi sonrası göç ettiğini veya Tokat/İğdir köyü bağlantısını tartışsa da, halk hafızasında ve anlatılarda o, Kudüs’ün son Osmanlı nöbetçisi Iğdırlı Onbaşı Hasan olarak yaşamaya devam eder.

Bu hikâye, bir askerin onurunu, bir milletin unuttuğu emaneti ve “nöbeti terk etmeme” yeminini destanlaştırır. 
Mekânı cennet olsun.

Tanrı rahmetini bol eylesin..

03 AĞUSTOS 2026
M.HÜSEYİN OĞUZ

1 Ağustos 2026 Cumartesi

HALİDE EDİP ADIVAR

İşgal altındaki İstanbul’da, İngiliz zırhlılarının gölgesinde 200 bin kişiye karşı "Hükümetler musallatımız, milletler düşmanımız olabilir. Fakat Türk milleti asla köle olmayacaktır!" diyerek Milli Mücadele’nin ateşini yakan Türk kadınının sesi HALİDE EDİB ADIVAR’DIR🇹🇷

İzmir’in işgali sonrası İstanbul tam bir sessizlik ve ümitsizlik havasına bürünmüştü. 23 Mayıs 1919 günü Sultanahmet Meydanı’nda toplanan 200 binden fazla insan, vatanın geleceği için endişeyle bekliyordu. Siyahlar içindeki Halide Edib, kürsüye çıktığında sadece bir konuşma yapmadı; bir milletin küllerinden doğuşunu müjdeledi.

İşgal kuvvetlerinin namluları meydana çevrilmişken korkusuzca konuştu. On binlerce insan gözyaşları içinde vatanı savunacağına ant içti. Bu konuşma sonrası hakkında idam kararı çıkartılan Halide Edib, eşiyle birlikte Anadolu’ya kaçarak Mustafa Kemal Paşa’nın yanına katıldı, cephede onbaşı ve başçavuş rütbeleriyle Milli Mücadele'nin hem kalemi hem de neferi oldu.