Osmanlı'nın son 300 yıllık toprak kaybı hikayesi, aslında tek bir yenilgiyle değil, üç kıtada aynı anda başlayan uzun bir çözülme ile başlar. İmparatorluk 1683'te İkinci Viyana Kuşatması öncesinde en geniş sınırlarına ulaşmıştı, 1699'dan sonra ise iki yüzyıl boyunca iç durgunluk, pahalı savunma savaşları ve ulusçu isyanlar nedeniyle sürekli toprak kaybetmeye başladı. Tarih yazımında bu dönüm noktası, 1699'da Karlofça Antlaşması ile gerileme dönemine giriş olarak kabul edilir ve sınırların sürekli daralması bu tarihten sonra hızlanır.
İlk perde Avrupa'da açıldı. Karlofça, Osmanlı'nın Batı'da ilk kez büyük çapta toprak kaybettiği ve diplomatik üstünlüğünü yitirdiği antlaşmadır, bu tarihten sonra bir süre kaybedilenleri geri alma umudu sürse de Pasarofça'dan itibaren savunma ve diplomasi ağırlıklı bir politika benimsenmiştir. Tablo ağırdı, Karlofça'da Macaristan, Podolya ve Mora'nın büyük kısmı gitti, 1718 Pasarofça'da Banat ve Belgrad kaybedildi, Balkanlar'da egemenlik zayıfladı, 1774 Küçük Kaynarca'da ise Kırım bağımsız kılındı ve Karadeniz'de Osmanlı üstünlüğü bitti. Küçük Kaynarca, 1768-1774 Osmanlı Rus Savaşı'nı bitiren ve önemli toprak kayıplarına yol açan antlaşma olarak modern sınırların habercisi oldu.
Bu askeri çözülmenin arkasında teknoloji ve ekonomi vardı. Avrupa'da topçu, piyade düzeni ve donanma hızla sanayileşirken Osmanlı ordusu lojistik ve finansman krizine girdi. Tımar sistemi çökmüş, iltizam ve ayanlar merkezi geliri eritmişti. En önemlisi kapitülasyonlar ve 1838 Baltalimanı gibi serbest ticaret anlaşmaları ülkeyi yabancı sermaye için dikensiz bir bahçeye çevirdi, gümrükle korunma imkanı kalmadı ve Bank-ı Şahane gibi yabancı denetimindeki kurumlar merkez bankası gibi davranmaya başladı. Devlet borçlandıkça borçlanıyor, her yenilgi yeni bir tazminat ve yeni bir imtiyaz getiriyordu.
Dördüncü büyük kırılma, Fransız İhtilali ile gelen milliyetçilikti. Osmanlı'nın çöküşünün en önemli nedenlerinden biri olarak gösterilen milliyetçilik siyaseti, Balkan milletlerinin isyanlarını tetikledi ve bu isyanlar Avrupalı emperyalist devletler tarafından desteklendi. Osmanlı'da milliyetçilik, yerel krizler ve Rusya'nın güneye yayılma politikası ile birleşerek yükseldi. 1804 Sırp isyanı, 1821 Mora isyanı, 1829 Edirne Antlaşması ile Yunanistan'ın bağımsızlığı bu dalganın ilk ürünleriydi. Artık mesele sadece cephede kaybetmek değil, içerideki halkların kendine ayrı bir devlet istemesiydi.
Beşinci perdeye Avrupalılar Şark Meselesi adını verdi. Rusya sıcak denizlere inmek, Avusturya Balkanlar'da genişlemek, İngiltere ve Fransa ise bu genişlemeyi dengeleyip Osmanlı pazarlarını açık tutmak istiyordu. 1828-1829, 1853-1856 Kırım ve 1877-1878 Osmanlı Rus savaşları bu rekabetin en kanlı örnekleri oldu. Paris Antlaşması 1856 Osmanlı'yı geçici olarak Avrupa hukukuna dahil etse de, 1878 Berlin Antlaşması Sırbistan, Romanya ve Karadağ'ın tam bağımsızlığını, Bulgaristan'ın özerkliğini tescilleyerek Balkanlar'daki Osmanlı varlığını birkaç vilayete indirdi.
Aynı yıllarda güney cephesi sessiz sedasız çöktü. Deniz gücü zayıflayan Osmanlı, uzak eyaletleri koruyamadı. Cezayir 1830'da Fransa tarafından işgal edildi, Tunus 1881'de Fransa himayesine girdi, Kıbrıs 1878'de idaresi İngiltere'ye bırakıldı, Mısır 1882'de İngiliz işgaliyle fiilen koptu. Bu kayıplar bir savaşla değil, borç, iç isyan ve Avrupa baskısının birleşimiyle oldu. Kağıt üzerinde Osmanlı toprağı görünen yerlerde artık Osmanlı vergisi toplanmıyor, Osmanlı askeri dolaşamıyordu.
Devlet elbette seyirci kalmadı. 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları, eşit vatandaşlık, modern ordu, mektep ve hukuk arayışıydı. Fakat kapitülasyonlar birleşince Osmanlı önce Düyun-u Umumiye'ye teslim oldu, ardından demiryolu gibi stratejik imtiyazları yabancı şirketlere vermek zorunda kaldı. Modern akademik konsensüs, imparatorluğun 18. yüzyıl sonlarına kadar dirençli olduğunu ama bu tarihten sonra askeri yenilgiler ve milliyetçilik akımlarının kayıpları kaçınılmaz kıldığını kabul eder. Islahatlar içeride merkezi güçlendirdi ama dış borca bağımlılığı bitirmedi, hatta artırdı.
Yirminci yüzyıla girildiğinde artık vatan savunması Anadolu ve Trakya'ya sıkışmıştı. 1911'de Trablusgarp İtalya'ya kaybedildi, bu Kuzey Afrika'daki son toprağın gidişiydi. 1912-1913 Balkan Savaşlarında Balkan Birliği karşısında Osmanlı ordusu haftalar içinde çöktü, Edirne dahil neredeyse tüm Rumeli, Girit ve Ege adaları elden çıktı. Bu savaşlar sonucunda Balkanlar'daki Osmanlı topraklarının paylaşılması, bir zamanlar imparatorluğun kalbi olan Rumeli'nin tamamen kaybı anlamına geliyordu.
Son perde Birinci Dünya Savaşı oldu. 1914'te kapitülasyonları tek taraflı kaldırma girişimi, 1920 Sevr ile fiilen yok sayıldı, Anadolu dahil her yer paylaşım planına girdi. Sevr hiçbir zaman uygulanmadı ama Osmanlı'nın 1683'te en geniş sınırından 1923'e kadar nasıl adım adım küçüldüğünü gösteren haritanın son noktasıydı. Lozan 1923'te bu 300 yıllık çözülmeyi durdurup yeni bir ulus devletin sınırlarını çizdi. Hikaye bize şunu öğretir, toprak sadece kılıçla değil, teknoloji geriliği, mali bağımlılık ve aidiyet duygusunu kaybetme ile kaybedilir.
Kaynakça
1. Stanford J. Shaw ve Ezel Kural Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Cambridge University Press.
2. Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar, İş Bankası Yayınları.
3. İlber Ortaylı, Osmanlı'nın En Uzun Yüzyılı ve İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı eserleri.
4. Justin McCarthy, The Ottoman Peoples and the End of Empire.
5. Erik J. Zürcher, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi.
6. M. Şükrü Hanioğlu, A Brief History of the Late Ottoman Empire.
7. Cambridge History of Turkey, Cilt 3 ve 4, özellikle 1683-1808 ve Tanzimat bölümleri.
8. DergiPark akademik makaleleri: Kapitülasyonların egemenlik kaybına etkisi ve milliyetçilik akımının Balkanlar'daki gayrimüslim unsurlar üzerindeki etkisi üzerine incelemeler.