Translate

22 Temmuz 2026 Çarşamba

Önce mi ,sonra mı ?
















Osmanlı'nın son 300 yıllık toprak kaybı hikayesi, aslında tek bir yenilgiyle değil, üç kıtada aynı anda başlayan uzun bir çözülme ile başlar. İmparatorluk 1683'te İkinci Viyana Kuşatması öncesinde en geniş sınırlarına ulaşmıştı, 1699'dan sonra ise iki yüzyıl boyunca iç durgunluk, pahalı savunma savaşları ve ulusçu isyanlar nedeniyle sürekli toprak kaybetmeye başladı. Tarih yazımında bu dönüm noktası, 1699'da Karlofça Antlaşması ile gerileme dönemine giriş olarak kabul edilir ve sınırların sürekli daralması bu tarihten sonra hızlanır.

İlk perde Avrupa'da açıldı. Karlofça, Osmanlı'nın Batı'da ilk kez büyük çapta toprak kaybettiği ve diplomatik üstünlüğünü yitirdiği antlaşmadır, bu tarihten sonra bir süre kaybedilenleri geri alma umudu sürse de Pasarofça'dan itibaren savunma ve diplomasi ağırlıklı bir politika benimsenmiştir. Tablo ağırdı, Karlofça'da Macaristan, Podolya ve Mora'nın büyük kısmı gitti, 1718 Pasarofça'da Banat ve Belgrad kaybedildi, Balkanlar'da egemenlik zayıfladı, 1774 Küçük Kaynarca'da ise Kırım bağımsız kılındı ve Karadeniz'de Osmanlı üstünlüğü bitti. Küçük Kaynarca, 1768-1774 Osmanlı Rus Savaşı'nı bitiren ve önemli toprak kayıplarına yol açan antlaşma olarak modern sınırların habercisi oldu.

Bu askeri çözülmenin arkasında teknoloji ve ekonomi vardı. Avrupa'da topçu, piyade düzeni ve donanma hızla sanayileşirken Osmanlı ordusu lojistik ve finansman krizine girdi. Tımar sistemi çökmüş, iltizam ve ayanlar merkezi geliri eritmişti. En önemlisi kapitülasyonlar ve 1838 Baltalimanı gibi serbest ticaret anlaşmaları ülkeyi yabancı sermaye için dikensiz bir bahçeye çevirdi, gümrükle korunma imkanı kalmadı ve Bank-ı Şahane gibi yabancı denetimindeki kurumlar merkez bankası gibi davranmaya başladı. Devlet borçlandıkça borçlanıyor, her yenilgi yeni bir tazminat ve yeni bir imtiyaz getiriyordu.

Dördüncü büyük kırılma, Fransız İhtilali ile gelen milliyetçilikti. Osmanlı'nın çöküşünün en önemli nedenlerinden biri olarak gösterilen milliyetçilik siyaseti, Balkan milletlerinin isyanlarını tetikledi ve bu isyanlar Avrupalı emperyalist devletler tarafından desteklendi. Osmanlı'da milliyetçilik, yerel krizler ve Rusya'nın güneye yayılma politikası ile birleşerek yükseldi. 1804 Sırp isyanı, 1821 Mora isyanı, 1829 Edirne Antlaşması ile Yunanistan'ın bağımsızlığı bu dalganın ilk ürünleriydi. Artık mesele sadece cephede kaybetmek değil, içerideki halkların kendine ayrı bir devlet istemesiydi.

Beşinci perdeye Avrupalılar Şark Meselesi adını verdi. Rusya sıcak denizlere inmek, Avusturya Balkanlar'da genişlemek, İngiltere ve Fransa ise bu genişlemeyi dengeleyip Osmanlı pazarlarını açık tutmak istiyordu. 1828-1829, 1853-1856 Kırım ve 1877-1878 Osmanlı Rus savaşları bu rekabetin en kanlı örnekleri oldu. Paris Antlaşması 1856 Osmanlı'yı geçici olarak Avrupa hukukuna dahil etse de, 1878 Berlin Antlaşması Sırbistan, Romanya ve Karadağ'ın tam bağımsızlığını, Bulgaristan'ın özerkliğini tescilleyerek Balkanlar'daki Osmanlı varlığını birkaç vilayete indirdi.

Aynı yıllarda güney cephesi sessiz sedasız çöktü. Deniz gücü zayıflayan Osmanlı, uzak eyaletleri koruyamadı. Cezayir 1830'da Fransa tarafından işgal edildi, Tunus 1881'de Fransa himayesine girdi, Kıbrıs 1878'de idaresi İngiltere'ye bırakıldı, Mısır 1882'de İngiliz işgaliyle fiilen koptu. Bu kayıplar bir savaşla değil, borç, iç isyan ve Avrupa baskısının birleşimiyle oldu. Kağıt üzerinde Osmanlı toprağı görünen yerlerde artık Osmanlı vergisi toplanmıyor, Osmanlı askeri dolaşamıyordu.

Devlet elbette seyirci kalmadı. 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları, eşit vatandaşlık, modern ordu, mektep ve hukuk arayışıydı. Fakat kapitülasyonlar birleşince Osmanlı önce Düyun-u Umumiye'ye teslim oldu, ardından demiryolu gibi stratejik imtiyazları yabancı şirketlere vermek zorunda kaldı. Modern akademik konsensüs, imparatorluğun 18. yüzyıl sonlarına kadar dirençli olduğunu ama bu tarihten sonra askeri yenilgiler ve milliyetçilik akımlarının kayıpları kaçınılmaz kıldığını kabul eder. Islahatlar içeride merkezi güçlendirdi ama dış borca bağımlılığı bitirmedi, hatta artırdı.

Yirminci yüzyıla girildiğinde artık vatan savunması Anadolu ve Trakya'ya sıkışmıştı. 1911'de Trablusgarp İtalya'ya kaybedildi, bu Kuzey Afrika'daki son toprağın gidişiydi. 1912-1913 Balkan Savaşlarında Balkan Birliği karşısında Osmanlı ordusu haftalar içinde çöktü, Edirne dahil neredeyse tüm Rumeli, Girit ve Ege adaları elden çıktı. Bu savaşlar sonucunda Balkanlar'daki Osmanlı topraklarının paylaşılması, bir zamanlar imparatorluğun kalbi olan Rumeli'nin tamamen kaybı anlamına geliyordu.

Son perde Birinci Dünya Savaşı oldu. 1914'te kapitülasyonları tek taraflı kaldırma girişimi, 1920 Sevr ile fiilen yok sayıldı, Anadolu dahil her yer paylaşım planına girdi. Sevr hiçbir zaman uygulanmadı ama Osmanlı'nın 1683'te en geniş sınırından 1923'e kadar nasıl adım adım küçüldüğünü gösteren haritanın son noktasıydı. Lozan 1923'te bu 300 yıllık çözülmeyi durdurup yeni bir ulus devletin sınırlarını çizdi. Hikaye bize şunu öğretir, toprak sadece kılıçla değil, teknoloji geriliği, mali bağımlılık ve aidiyet duygusunu kaybetme ile kaybedilir.

Kaynakça

1. Stanford J. Shaw ve Ezel Kural Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Cambridge University Press.
2. Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar, İş Bankası Yayınları.
3. İlber Ortaylı, Osmanlı'nın En Uzun Yüzyılı ve İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı eserleri.
4. Justin McCarthy, The Ottoman Peoples and the End of Empire.
5. Erik J. Zürcher, Modernleşen Türkiye'nin Tarihi.
6. M. Şükrü Hanioğlu, A Brief History of the Late Ottoman Empire.
7. Cambridge History of Turkey, Cilt 3 ve 4, özellikle 1683-1808 ve Tanzimat bölümleri.
8. DergiPark akademik makaleleri: Kapitülasyonların egemenlik kaybına etkisi ve milliyetçilik akımının Balkanlar'daki gayrimüslim unsurlar üzerindeki etkisi üzerine incelemeler.

BİR CENAZE TÖRENİ....

ATATÜRK son zaferini 
CENAZE merasiminde yaşadı..

8 ÜLKE ASKERİ TÖREN 
BİRLİKLERİNİ GÖNDERDİ.....
Bu dünya da bir ilkti..

Şöyle diyor
CEVAT NAZ…

GAZI MUSTAFA KEMAL'' kitabının arasından 
1938 yılına ait, 
yani sonradan kesilip konmuş 
bir gazete kupürü buldum..

Cevat Naz 
Alman gazetecinin 
Atatürk’ün  cenaze törenini 
konu alan kitabını Türkçe ye çevirir .

21 Kasım 1938

Yer Ankara 

Atatürk'ün cenazesi onun 
son zaferi oldu. 

Cenaze töreninde 
tüm tezatlar susmuştu. 

Türk ve Alman askerleri 
naaşının arkasında yürüyorlardı. 

Stalin ve Hitler'in temsilcileri 
aynı sıradaydı. 

Valencia ve Franco çelenk göndermişlerdi. 

Naaşının önünde 
faşistler, 
demokratlar 
ve komünistler eğildiler. 

Türk halkı ağlıyordu . 

Ankara bugün dünyanın 
şimdiye kadar gördüğü 
en etkileyici cenaze törenine 
tanıklık ediyordu.

Tören,  bir süvari bölüğü 
tarafından açıldı. 

Onların arkasından 
bir topçu bölüğü ile 
ellerinde bayraklarla ve 
bando ile cumhuriyet muhafızları geliyordu. 

Sonra alfabetik sırayla 
Almanlar 
Bulgarlar, 
İngilizler, 
Fransızlar, 
Yunanlılar, 
Romenler, 
Ruslar 
Yugoslavlar’dan oluşan 
birlikler yer alıyordu. 

Her dilde komutlar verildi…

Almanca komutu 
Farsça komut, 
Yunanca komutu 
Rusça komut takip etti…

Ruslar Karadeniz filosunun 
bir müfrezesini göndermişlerdi. 

Çelik miğferli ve SS üniforması içindeki Baron v. Neurath, kolu yukarıda, Prusya merasim yürüyüşüyle geçen Alman bahriye birliğini selamlıyordu. 

Yabancı birlikleri 
Türk denizciler takip etti. 

Bando, Chopin'in 
cenaze marşını çalıyordu. 

Onların arkasından 
naaşı  taşıyan top arabası geliyordu. 

Top arabasının her  iki tarafında 
kılıçlarını çekmiş oniki general yürüyordu. 

Atatürk’ün kızkardeşi, 
eşinin kolundaydı. 

Onları, İsmet İnönü takip ediyordu. 

Onun arkasında tek sıra halinde 
millet meclisi başkanı, 
başbakan ve Türk ordusunun 
genel kurmay başkanı geliyordu. 

Yabancı özel misyonların 
renkli üniformaları harika bir görüntü 
teşkil ediyordu. 

İtalyan heyetine 
eski Milletler Cemiyeti delegesi 
Baron Aloisi, 

Fransız heyetine 
içişleri bakanı Sarraut, 

Yunanistan heyetine ise başbakan 

Bir bölük piyade ile 
görkemli cenaze alayı son buluyordu.

Silah kuşanmış 
yabancı birliklerin 
saygı yürüyüşünde bulunması
dünya da bir ilkti.

Ve daha sonra da 
bugüne kadar böyle bir şey 
yaşanmadı…

Savaş meydanında 
Atatürke yenilmiş yabancı 
komuta kademesi bile 
Onu son kez selamlamak için gelmişlerdi…

İYALYAN radyosu
ŞU anonsu  yapmıştı 
Ey bu hayata veda etmiş 
İskender,
Napolyon,
SEZAR
Ey ülkeler fetetmiç 
degerli komutanlar  
kalkın ayaga..
TARİHİN gördügü
EN NÜYÜK KOMUTAN GELİYOR..

Evet böyle anons edilmişti 
Mustafa Kemal Atatürk ün ölümü

Hatta savaş meydanlarında 
Ona yenilmiş komutanlar şöyle söylemişlerdi.
İLAHİ MUSTAFA KEMAL 
ölürken bile bir kez daha yendin bizi…

Cenaze alayı saat onikide, Atatürk’ün şanına layık bir anıtkabir yapılıncaya kadar geçici istirahatgahı olan etnografya müzesine ulaştı. 

Yaşamında imkansızı mümkün kılmış olan Mustafa Kemal Atatürk 
ölümünde de aynı şeyi yaptı. 

Onun naaşının arkasında ilk defa birbirleri ile savaşan İspanyol cumhuriyet hükümetinin temsilcileri ile 
Franco’nun resmi olmayan askeri idaresinin temsilcileri yürüyorlardı.

Müzenin önüne gelindiğinde tabut generaller tarafından top arabasından alınarak salona taşındı. 

Orada, cumhurbaşkanı ve Atatürk'ün kızkardeşinin yanı sıra yüksek yetkililer toplanmıştı. Üç dakikalık saygı duruşunda salona sessizlik hakimdi. 
Hiç konuşulmadı 

Dünyanın her yanından çelenkler gönderilmişti. Türk gazetelerinin tahminlerine göre bunların sayısı 
yirmi bini buluyordu. 

Bunları Ankara’ya getirmek için 
sekiz vagon gerekmişti. 

Müze içinde naaşın her iki tarafına 
sadece devlet başkanlarının 
gönderdikleri çelenkler konuldu. 

Diğer çelenkler, yaşamı sırasında kendisi için yapılan anıtlarda yerlerini aldılar.

Tören sırasında Yunanistan başbakanı General Metaksas bayıldı …

Türkiye'de, 10 Aralık’a  kadar 
ulusal yas ilan edildi

Tüm okullar sekiz gün daha kapalı kaldı

Atatürk’ün naaşını taşıyan 
top arabası geçerken askerler gözyaşlarını tutamamışlardı…

Işıklar içinde uyu 
En büyük devlet adamı..

Devrimci 
yenilmez komutan…
******

———galip
SARIALTIN


20 Temmuz 2026 Pazartesi

EMİN BOZOĞLU

Yabancı sanayi devlerinin "Türkler teknolojik ürün üretemez, ancak bizim arabalarımızın cıvatalarını sıkar" küçümsemesine karşı "Biz Avrupalılardan geri değiliz, 129 günde Türk'ün aklıyla sıfırdan bir şaheser var ederiz!" diyerek küresel sanayiye meydan okuyan dahi mühendis EMİN BOZOĞLU’DUR 🇹🇷

Emin Bozoğlu, Eskişehir Demiryolu Fabrikaları’nın başında, ülkesinin sanayileşmesi ve teknolojik bağımsızlığı için gecesini gündüzüne katan çelikten bir iradenin sahibiydi. En büyük hayali ise Türkiye’nin caddelerinde tamamen Türk yapımı motorların gürlemesiydi.

1961 yılında, kendisine sadece 129 gün süre verildiğinde, batılı otoriteler "İmkansız, yetiştiremezler" diye alay ettiğinde, o bu algıyı sert bir dille reddetti: "Türk mühendisinin azminin önünde hiçbir süre duramaz." Nitekim 24 kahraman mühendisiyle birlikte, motorundan şasisine kadar tamamen yerli tasarım olan ilk Türk otomobili Devrim'i üretti. Meclis önünde benzin konulması unutularak tezgahlanan kirli oyunlara, basında yaratılan karalama kampanyalarına rağmen ekibini ve inancını ezdirtmedi. Tam bağımsız yerli otomotiv sanayii fikrini bu topraklara bir daha silinmemek üzere kazıyan efsane vizyoner oldu.

18 Temmuz 2026 Cumartesi

TELGRAFÇI HAMDİ BEY

İstanbul işgal edildiğinde, düşman askerlerinin namluları altında canı pahasına telgraf tuşlarına basarak "Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya iletin" diyen ve Anadolu ihtilalini dünyaya duyuran kahraman Telgrafçı Hamdi Bey’dir. 🇹🇷

Manastırlı Hamdi Bey, 1891 yılında Manastır’da dünyaya geldi. Genç yaşta telgraf memurluğu eğitimini tamamlayarak Osmanlı Devleti’nin en stratejik haberleşme ağlarında görev aldı. I. Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul’un fiilen işgal edildiği o karanlık günde, Sirkeci’deki Büyük Postane’de görev başındaydı.

16 Mart 1920 sabahı, İngiliz askerleri postane binasını basıp arkadaşlarını şehit ederken Hamdi Bey, hayatını hiçe sayarak gizli telsiz hattının başına geçti. Parmakları titreyerek, Ankara’daki Mustafa Kemal Paşa’ya harf harf şu mesajı yazdı: "İngilizler burayı bastı... Şu anda Harbiye nezaretini işgal ediyorlar... Her an burası da kesilebilir, vatan sağ olsun."

Bu telgraf sayesinde Anadolu, İstanbul’un işgalinden anında haberdar oldu ve kurtuluş mücadelesinin planları erkenden devreye sokuldu. Savaş boyunca telgraf hatlarını can damarı gibi koruyan Hamdi Bey, zaferden sonra İstiklal Madalyası ve bizzat Atatürk tarafından verilen takdirnamelerle onurlandırıldı.

Manastırlı Hamdi Bey, evliydi. Hayatının geri kalanını büyük bir sessizlik ve mütevazılık içinde geçirerek 9 Aralık 1945'te vefat etti. Bir telgraf tuşuyla milletin kaderini değiştiren bu vatan evladının ruhu şad olsun.

13 Temmuz 2026 Pazartesi

TÜM GENERAL DANİŞ KARABELEN

"Kıbrıs'ta tek bir Türk kalmayacak" diyen Rum katliamcılarına karşı Gizli bir sivil örgüt kurup adanın kaderini değiştiren, Özel Kuvvetlerimizin kurucusu efsanevi komutan 🇹🇷 TÜMGENERAL DANİŞ KARABELEN🇹🇷

1950'li yılların ortaları... Kıbrıs'ta EOKA terör örgütü, soydaşlarımızı adadan tamamen kazımak için kanlı katliamlara başlamıştı. Ankara’da devlet aklı en gizli toplantısını gerçekleştirdi. Görev, Seferberlik Tetkik Kurulu'nun (bugünkü Bordo Bereliler/Özel Kuvvetler) başındaki isim olan Daniş Karabelen'e verildi.

Karabelen, tamamen gizli tutulan, resmiyette var olmayan efsanevi Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) sıfırdan kurdu. Rütbelerini, üniformalarını bir kenara bırakan Türk subaylarını; öğretmen, müfettiş, işçi kimlikleriyle adaya sızdırdı. Rum istihbaratının burnunun dibinde, Kıbrıs Türkünü birer çelik kaleye dönüştürdü. Gece karanlığında takalarla adaya silah sevk edilmesini bizzat yönetti. Kıbrıs Barış Harekâtı’na giden yolu kanla, akılla ve sarsılmaz bir sabırla döşeyen bu şanlı general; Mavi Vatan’daki ve Yavru Vatan’daki Türk egemenliğinin gizli ve ölümsüz mimarıdır!

11 Temmuz 2026 Cumartesi

APOLYONT KİRAZI

Napolyon kirazı diye Bir kiraz cinsi yoktur.
Napolyon kelime itibari ile 1769-1821 yılları arasında yaşamış Fransız bir asker, politikacı ve bir dönem Fransa’ya İmparatorluk yapmış kişinin ismidir. Kiraz ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.
Telaffuz karışıklılığı ile Apolyont Kirazı’na Napolyon Kirazı denmiştir. Apolyont şimdiki adı Uluâbâd Gölünün etrafı yüzyıllardır koyu kırmızı renkli, iri ve etli Kiraz ağaçları ile çevrilidir.
Ülke genelinde Ağızdan ağıza ismi değişerek gelen Napolyon Kirazı’nın kelime itibari ile gerçek ismi Apolyont Kirazıdır.
Gelin bizim ve bizde olan kirazımızın ismini doğru telaffuz edelim.
Bu cins kirazımıza Atalarımızın dediği gibi APOLYONT KİRAZI diyelim.

9 Temmuz 2026 Perşembe

VECİHİ HÜRKUŞ

Kendi ürettiği uçakla izinsiz uçtuğu için cezalandırılan, "Kanatlarımı kırsanız da ben yine uçacağım!" diyerek Türk havacılık tarihini tek başına inşa eden dahi pilot VECİHİ HÜRKUŞ'TUR 🇹🇷

Vecihi Hürkuş, 1896 yılında İstanbul'da doğdu. I. Dünya Savaşı'nda bir Rus uçağını düşürerek "tarihteki ilk Türk avcı pilotu" unvanını aldı. Esir düştüğü adadan yüzerek kaçacak kadar çılgın, göklere aşık bir kahramandı.

Kurtuluş Savaşı'nın ardından en büyük hayalini gerçekleştirmek için kolları sıvadı. 1925 yılında, tamamen yerli imkanlarla Türkiye’nin ilk uçağı olan "Vecihi K-VI"yı üretti. Ancak ödüllendirilmesi beklenirken, izinsiz uçuş yaptığı gerekçesiyle cezaya çarptırıldı. Bürokratik engellere, imkansızlıklara ve köstek olanlara inat hiçbir zaman vazgeçmedi; ilk sivil havacılık okulunu açtı, onlarca pilot yetiştirdi. O, bu toprakların gökyüzündeki bağımsızlık mücadelesinin en sert ve en dahi ismi oldu.

5 Temmuz 2026 Pazar

HASAN TAHSİN - İlk Kurşun

Koca bir şehrin sustuğu, işgal ordusunun yürüdüğü o gün "Yürüyorlar, boyun mu eğeceğiz!" diyerek kalabalığın arasından fırlayıp ilk kurşunu sıkan korkusuz gazeteci HASAN TAHSİN'DİR 🇹🇷

Hasan Tahsin (Osman Nevres), 1888 yılında Selanik'te doğdu. Paris'te siyasal bilimler eğitimi aldıktan sonra Teşkilat-ı Mahsusa bünyesinde gizli görevlerde yer aldı. İzmir'de çıkardığı "Hukuk-u Beşer" gazetesiyle emperyalizme karşı kalemini silah gibi kullandı.
15 Mayıs 1919 sabahı, Yunan işgal askerleri İzmir Kordon boyuna çıkıp şehri teslim almaya başladığında, halk çaresizlik içindeydi. Herkesin sustuğu o kırılma anında, Hasan Tahsin kalabalığın arasından sıyrılarak işgal yürüyüşünün en önündeki bayraktarı tek kurşunla yere serdi. Attığı bu ilk kurşun, Anadolu'da yanacak olan Kurtuluş Savaşı meşalesinin ilk kıvılcımı oldu. Saniyeler sonra şehit edilmesine rağmen, gösterdiği bu tarihi başkaldırı Türk milletinin asla esir alınamayacağını tüm dünyaya ilan etti.
ALINTIDIR. 78

HALİL KUT - Kut'ül Amare

🇹🇷Kut'ül Amare Fatihi / Halil Kut Paşa🇹🇷

İngiliz ordusunu generalleriyle birlikte esir alan, Rüşvet olarak teklif edilen milyonlarca altını elinin tersiyle itip "Tarihe altın harflerle geçeceğiz!" diyen Kut Kahramanı HALİL KUT PAŞA'DIR 🇹🇷

Halil Kut, 1881 yılında İstanbul’da doğdu. Harp Akademisi’ni bitirdikten sonra Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nda Osmanlı ordusunun en ön saflarında çarpıştı. I. Dünya Savaşı'nın en parlak zaferlerinden birine imza atacak olan askeri dehaydı.

1916 yılında Irak Cephesi'nde, Kut'ül Amare bölgesinde İngiliz tümenini kuşattı. İngiliz generali Townshend, kuşatmayı kaldırması karşılığında Halil Paşa’ya milyonlarca sterlin rüşvet teklif etti. Bu teklifi sert bir dille reddeden Halil Paşa, İngiliz ordusunu açlık ve sefalet içinde bırakarak teslim olmaya zorladı. 13 general, 481 subay ve 13 binden fazla İngiliz askerini esir alarak Britanya tarihinin en büyük askeri hezimetini yaşattı. Soyadı kanunu çıktığında Atatürk tarafından kendisine bizzat "Kut" soyadı verildi.alıntı.

DELİLİK...!

2 Temmuz 2026 Perşembe

AŞİYAN AŞIKLARI...

*İSTANBUL AŞİYAN MEZARLIĞI YOLUNDAN GEÇERKEN NEDEN 3 KERE KORNA ÇALINIR?BİLİRMİSİNİZ?*
Okuyalım...

Delikanlının biri gece geç saatlerde Aşiyan mezarlığının önünden geçerken, mezarlığın önündeki yıllanmış ağacın altında yere oturmuş ağlayan bir genç kız görür. 

Çok şık bir kıyafetle Aşiyanın önündeki dev ağacın altına çökmüştür kız ve hıçkırıklarla ağlamaktadır. 

Delikanlı yardım etmek düşüncesiyle kızın yanına gider, kendisini tanıtır ve neden ağladığını sorar. Kız; gözyaşları içinde  "yakın bir zamanda trafik kazası sonucu tam da bulundukları bu yolda arkadaşlarını kaybettiğini ve üzüntüsünden ağladığını" söyler. 

Delikanlı kızın yanına oturur, sakinleştirir, ayazdan korunsun diye kendi ceketiyle kızı sarmalar ve neredeyse sabaha kadar sohbet ederler. 

Sabah gün ışırken kız artık evine gitmesi gerektiğini söyler ve başka bir söz etmeden arkasını dönüp Aşiyan yokuşunu yürümeye başlar. 
Delikanlı kızı uzaktan takip eder ve evini öğrenir.

Aradan geçen günlerde delikanlı kızın etkisinden kurtulamaz. 
O gece sabaha kadar sokak ortasında geçirilen zamanda kıza âşık olduğunu fark edince daha ciddi ve resmi bir ilişki için kızla tekrar konuşmaya ve kızın ailesiyle tanışmaya karar verir. 

Kızın evine gider ve  kızı sorar...
 Kızın annesi, "sanırım bilmiyorsunuz, benim kızım vefat etti" deyince delikanlı çok şaşırır. 
Bir kaç gece önce yaşadıklarını anlatır.
 Evin hanımı onu dinlerken bayılır. 
Evin beyi ile kendine getirirler kadını. 
Ayılırken "imkansız benim kızım öldü" diye bağırır kadın.

 Delikanlı yaşadığına mı, anlatılana mı inanacağını şaşırmış durumda şok geçirir.
 Herkes biraz daha sakinleştiğinde baba anlatır.

"Kızım 2 yıl kadar önce arkadaşlarıyla eğlenmeye çıktığı gece eve dönerken, yolun aşağısında arkadaşlarıyla bir trafik kazası geçirdi. 3 kişiydiler ve hepsi öldü".

Delikanlı inanamaz.
 İnatla "geçen gece onunla tanıştım" der ve üzerindeki kıyafeti tarif eder. 
Bu kıyafet kızın öldüğü gece üstünde bulunan kıyafettir. 
Kalabalık bir fotoğrafta kızın resmini görür ve  'işte bu' der...

Anne ve baba ne dedilerse kızlarının 2 sene önce öldüğüne delikanlıyı bir türlü ikna edemezler ve bunu delikanlıya ispatlamak için onu kızın mezarına götürmeye karar verirler.
Mezarın başına  gittiklerinde hepsi yeni bir şokla sarsılır...
Delikanlının o gece kızı sarmaladığı ceketi kızın mezarının üstündedir. 
Delikanlı arka arkaya yaşadığı duygusal gerilimlere daha fazla dayanamaz, kendini toparlayamaz ve sonrasında aklını kaybeder. 

Hala Aşiyan mezarlığı etrafında dolaştığı söylenen bu genci (şimdilerde 40'lı yaşlarda) oralara dolaşmaya giden herkesin görebileceği söylenir. 

Kızın annesi mezardan sonra fenalaşır ve 1 hafta kadar sonra kalp krizinden ölür. 
Geride kalan baba ise yaşarken; 'vasiyetimdir' diye muhtara, konu komşuya bir söz verdirir... 
"Bu delikanlı ve kızımı oradan geçen herkes ansın, aşklara ve inanılmaz sayılan olaylara herkes saygı duysun" der. 

Rahmetli Akrep Nalan'ın söylediği 'Aşiyan Aşıkları' şarkısına bu olayın ilham olduğu söylenir ve ayrıca bu olay nedeni ile;

* Belediye Aşiyan mezarlığının önündeki o garip yolu hiç  bozmamış ve bu ağacı kesmemiştir.

* O ağacın altına aşıkların anısına bir bank koyulmuştur..

* Ve yine bundan sebeptir ki; yıllardır insanlar Aşiyan mezarlığının önündeki o dev ağacın oradan geçerken 3 kere kornaya basarlar... 
Aşıkların anısına ve kendi aşklarının gerçekliğini kanıtlamak için...

Rahmetli Akrep Nalan söyledi bu aşkın şarkısını.

Alıntıdır

5 Mayıs 2026 Salı

HAPPY HIDRELLEZ

You’ve timed this perfectly—since today is May 5th, we are officially on the eve of one of the most vibrant and ancient celebrations in the Balkans and Anatolia.
​Hıdrellez marks the arrival of spring and the awakening of nature. According to tradition, it is the day when Hızır (the protector of land and helper of those in need) and İlyas (the protector of the seas) meet on Earth.
​If you’re looking to get into the spirit of the holiday, here is a quick guide to the traditions happening right now:
​1. The Rituals of Luck and Abundance
​Tonight is the night most people perform their "magic." Here’s what’s usually on the agenda:
​The Rose Tree Ritual: People draw their wishes (a house, a car, a wedding ring, a plane ticket) on a piece of paper or shape them out of stones/clay under a rose tree. It’s believed Hızır visits these spots to grant the wishes.
​The Jar of Fortune (Kısmet Açma): In many villages, items like rings or earrings are placed in a jar of water. Tomorrow, someone will pull them out while reciting verses to predict the future.
​Burying Money: Some bury coins at the foot of a rose tree to ensure financial abundance for the coming year.
​2. Fire and Water
​Jumping Over Fire: This is the most iconic image of Hıdrellez. Jumping over a small bonfire three times is said to ward off sickness and "burn away" the misfortunes of the previous year.
​Washing with Morning Dew: Tomorrow morning (May 6), it’s tradition to wash your face with fresh spring water or even walk barefoot on the dewy grass to stay healthy.
​3. Food and Nature
​Eating fresh lamb or medicinal herbs gathered from the fields is a big part of the feast. It represents the "freshness" and vitality of the new season.
​Are you planning to make a wish tonight?
​If you have a rose tree nearby, you're halfway there! Just remember to draw clearly—Hızır is a busy guy tonight and appreciates a specific blueprint.

25 Mart 2026 Çarşamba

SAVARONA YATI VE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

24 MART 1938 - Devlet tarafından Cumhurbaşkanı için satın alınan Savarona yatına, İngiltere'nin Southampton limanında bayrak çekme merasimi. Törende Londra Büyükelçimiz Fethi Okyar da hazır bulunmuş, yat teslim alınışını takiben Hamburg'da inşa edildiği fabrikada bakımdan geçirilip bazı değişiklikler yapıldıktan sonra 22.5.1938 günü buradan hareketle 1.6.1938'de İstanbul'a gelmiştir.

SAVARONA’NIN BİLİNMEYEN HİKAYESİ

Alman kökenli mühendis John A. Roebling tel kablonun mucidiydi. Bu nedenle göç ettiği Amerika’da dünyanın en büyük tel kablo üreticilerinden biri oldu. Telgraf telleri, elektrik telleri, köprü telleri, gemi ve asansör telleri üretip sattı.
Amerikalı zengin mühendisin bir hayali vardı; Brooklyn ile Manhattan’ı birbirine bağlayacak köprü yapmak.
1865’te kolları sıvadı; köprü projesini kendi çizdi. Gerekli girişimleri yapıp teklifini kabul ettirdi. Fakat talihsizlik; köprünün yerini tespit çalışmaları sırasında geçirdiği kaza sonucu 1869’da öldü.
Oğlu Washington Roebling, babasının hayalini hayata geçirmek için inşaatın başına geçti. Yine bir talihsizlik, köprü kulelerinin inşa edileceği su altı odalarında çalışırken vurgun yedi ve yatalak oldu. Ancak babasının hayalini gerçekleştirmek için inşaatı bırakmadı; eşi Emily Warren Roebling yardımıyla köprüyü 1883’te bitirdi.
Savarona’nın ilk sahibi Emily Margaret Roebling, işte Brooklyn Köprüsü’nü inşa eden bu çiftin kızıydı…

İLK SAHİBİ “OKYANUSYA ÖTESİ”
PENNSYLVANIA’DAN

Pennsylvanialı Richard McCall Cadwalader, Princeton Üniversitesi mezunu başarılı bir bankacıydı. Müziğe kabiliyetliydi ama onu asıl merakı denizcilikti.
Roebleingler’in kızı Emily Margaret ile evliydi.
Emily Margaret Cadwalader da kocası gibi denizi seviyordu. Yatlara düşkündüler. Yatlarıyla dünyanın birçok yerini gezdiler. O yıllar Amerikalı zenginler arasında dünyayı turist olarak gezmek modaydı.
Cadwalader çiftinin 1926’da yaptırdıkları yatlarının adı, Savarona’ydı.
Savarona; Hint Okyanusu’nda yaşayan bir Afrika kuğusunun adıydı.
Cadwalader çifti ikinci yatlarını 2 yıl sonra, 1928’de inşa ettirdi. İlginçtir, ona da Savarona adını verdiler.
Ve üç yıl sonra 1931’de yaptırdıkları, dünyanın en büyük özel yatına da Savarona adını koydular.
İşte bugün gündemimize -ne yazık ki fuhuş baskınıyla gelen- Savarona bu Savarona’ydı!
Almanya’nın ünlü Blohm und Voss tersanesinde inşa edilen ve Hamburg’ta denize indirilen Savarona, 124.3 metre gövde uzunluğuyla dünyanın en büyük yatıydı.
Savarona’nın denize indirilişi hayli görkemli oldu. Time, The New York Times, Chicago Tribune gibi dünya basını Savarona’ya çok ilgi gösterdi.
Ancak Savarona’nın ABD’ye girişi sorunlu oldu. Amerika yatın yapım gideri kadar gümrük ve kayıt parası istedi. Bu da yaklaşık 3 milyon dolar tutarındaydı.
Cadwalader çifti parayı ödemek istemedi. Savarona geldiği yolu izleyerek tekrar Hamburg’a döndü.
Savanora Almanya’ya dönmüştü ama kurtuluşu yoktu. Çünkü Amerikan vergi memurları Savarona’nın peşini bırakmadı. Cadwalader çiftini vergi kaçırmakla itham ettiler. İddiaya göre çift, daha az vergi vermek için Savarona’yı şirket malı gibi göstermişti.
Dava sürerken, yetmezmiş gibi Emily Margaret Cadwalader geminin çarkçı başına aşık oldu. Yatın en üst katındaki odasından, üç kat aşağıdaki çarkçı başının odasına giden özel bir merdiven yaptırdı. Gizlice buluşuyorlardı. Ve sanıyorlardı ki 80 küsur personelin bu aşktan haberleri yok. Olay, Richard McCall Cadwalader’ın kulağına gitti. Aile faciası son anda önlendi.
Savarona Cladwalader ailesine uğurlu gelmemişti. Şubat 1937’de gemiyi satılığa çıkardılar.

ATATÜRK ÇOK KIZDI

Tarih 4 Eylül 1936.
Yer İstanbul.
Atatürk’ün canı bir olaya çok sıkkındı.
O gün, İstanbul’a gelen İngiliz Kralı 8’inci Edward’ın şerefine Moda koyunda yelken yarışı düzenlendi.
Atatürk yarışı Kral Edward’la birlikte yaşlı Ertuğrul yatında izledi. Fakat Ertuğrul manevra yaptıkça etrafa yağlı kurum yağdırdı. Edward, beyaz elbisesine konan kurumu üfledikçe elbisesi daha da berbat oldu. Atatürk’ün canı sıkıldı; durumu kurtarmak için, “Majeste bu yat epey zamandır çalışmadığı için, kazanları ısınıncaya kadar bu kurumlar bizi rahatsız edecektir” dedi ve Kral’ın koluna girerek bitişikteki İngilizlerin görkemli kraliyet yatına geçtiler.
Atatürk akşam yemeğinde yanındakilere, “Efendim medeniyet iddiası lafla olmaz, Bu iddiaya girenlerin her malzemesi her hususta tamam olmalıdır. Yoksa insan işte böyle kepaze olur.”
Kuşkusuz…
Bir tek bu olay Savarona’nın alınma sebebi değildi.
Bir başka neden de Atatürk’ün sağlığıyla ilgiliydi. Atatürk’ün hastalığı ağırlaşıyordu. Doktorları, deniz havasının Atatürk’e iyi geleceğini söylüyorlardı.
Savarona bir umuttu; umudun adıydı.
Ama tek başına bu da Savarona’nın alınmasının nedeni değildi.
Gözden kaçan bir olgu var:
Atatürk hayatının son döneminde genç Türkiye Cumhuriyeti’nin deniz işleriyle çok alakalıydı. O dönemde neredeyse sadece Denizbank’ı kurdurmak, Türk deniz ticaret filosu oluşturmak, Deniz kuvvetlerini güçlendirmek gibi projeler üzerinde çalışıyordu. O yıllarda Almanya’ya Sus, Trak, Marakaz, Etrüsk gemilerinin sipariş edilmesinin sebebi de buydu.
Bunların tümü Savarona’nın alım nedeniydi.

HİTLER, SAVARONA’YI SATIN ALDI MI

Atatürk Savarona’nın fotoğraflarını görünce çok beğendi. Berlin Büyükelçisi Haydar Apak Cadwalader ailesiyle temasa geçti. Ardından Cumhurbaşkanlığı özel kalem müdürü Hasan Rıza Soyak başkanlığında bir komisyon kuruldu. Heyet Almanya’ya gitti. Tercümanları ise Atatürk’ün manevi evladı Abdurrahim Tunçak idi.
Ayrıca incelemeler yapması için de Sakarya gemisi motor makinisti Adil Aşıroğlu görevlendirildi. Çünkü Savarona 5 yıldır Hamburg limanına demirliydi. Bazı tamiratların yapılması elzemdi.
Fakat Türk heyetini bekleyen bir sürpriz vardı.
Savarona’nın alımında karşılarına bir engel çıktı: Adolf Hitler!
Hitler, Savarona’yı Alman denizaltıları için ana gemi olarak kullanmak istiyordu. Kimi iddialara göre Savarona’yı satın almışlardı. Sadece devir işlemleri yapılmamıştı.
İşte tam bu sırada Türkiye teklifini vermişti. Yani araya giren Hitler değil, Türkiye idi.
Almanya ile Türkiye Savarona yüzünden karşı karşıya geldi. Atatürk geri adım atmaya yanaşmadı. Sonunda Hitler Savarona’dan vazgeçti. Niye?
Bir iddia; Hitler, Savarona’yı Atatürk’ün çok istediğini duyunca almaktan vazgeçti. Çünkü Atatürk’ün askerliğine hayrandı ve Atatürk’ün hastalığını biliyordu. Kim bilir belki de, Avrupa’yı işgale hazırlanırken Atatürk gibi bir askeri karşısına almak istemiyordu.
İkinci iddia ise, Cadwalader ailesi, Hitler’in Savarona’yı hangi amaçla istediğini anladılar ve kuşkusuz ABD’nin dayatmasıyla satmaktan vazgeçtiler.
Neyse, Türkiye sonunda Savarona’yı 23 Şubat 1938’de resmen aldı. Ödenen para 1 milyon 200 bin dolar idi.
Ve Savarona 1 Haziran 1938’de Dolmabahçe önüne demirledi. Atatürk çok heyecanlandı ve hemen Dolmabahçe’den Acar motoruyla yata gitti. Çok beğendi. Yata “Güneşdil” adının verilmesine karşı çıktı; Savarona adı güzeldi; “öyle kalsın” dedi.
Savarona’da ilk emrini Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’ya verdi; “Nuri oğlum, kitaplarımı getirdin mi? Hepsini kamarama muntazam koy, herhalde pek dışarı çıkmayacağım için bol bol okuma fırsatım olacak.”
Savarona’yı görünce sevinci ve heyecanını saklayamayan Atatürk, Savarona’da sadece 56 gün yaşadı. Evet, iki ay bile değil.
İlk günler rahatsızlığı hafifler gibi oldu. Fakat daha sonraki günler, -kendisine o kadar iyi bakmasına, perhizlerine harfiyen uymasına rağmen- iki kez kriz geçirdi.
Hastalığı artınca, 25 Temmuz gece yarısı saat 01.00’de Dolmabahçe’ye nakledildi. Bir daha Savarona’ya hiç gidemedi.
Ve ne yazık ki Savarona, Atatürk’e derman olmadı; uğurlu gelmedi.

İDRAR TUTMAK



Genç iken idrar, yaşlılıkta ise idrar tutmamak.
İste bütün mesele bu.

İşin sadece fizyolojisinden bahsedersem, patolojisini atlamış olurum.Kolay olanı zorlaştırmak bizim elimizde.

Çocukluk,gençlik dönemlerimizde tuvalet ihtiyacımız olmasına rağmen, idrarı tutarız.

Bakın mesane ile prostat arasında sfenkter kaslar yani kapak vardır.
Mesane dolunca beyne ikaz gider. 10 dakika içince lavaboya git diye uyarmasına rağmen, idrarı tutarsanız, mesane genişler.
Kapak hassasiyetini kaybeder.
Sonuç ise,mesanede resüde idrar kalır. Bu idrar böbreğe geri dönerek nefrite sebep olabilir.Ayrıca mesane içinde kalan idrarda bakteriler yuva yaparlar.Mesane ve idrar yolları hastalığına sebep olurlar.
Bu durum kadınlarda anatomik nedenlerle daha fazla olur.

Fizyolojiye cevap vermeyen,patolojik hastalıklara katlanmak zorunda kalırlar.

İdrar uyarılarına dikkate alınız.Gençlikte tutulan idrar,yaşlılıkta İDRAR KAÇIRMALARINA sebep olur.
Bu sebeple insanlar namaz ibadetini yerine getiremiyorlar.

Gençlikte idrarını tutma ki,yaşlılıkta sık Lavaboya gitme ihtiyacı duyma. 
Bunun için ilaça gerek yok.
Tababet,bilim ve tecrübelerle hayat boyu sağlıklı yaşam demektir..

Sağlıkla kalın..

Prof.Dr.Ali KOÇLU Em.Öğretim Üyesi

8 Mart 2026 Pazar

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

8 Mart 1857'de ABD'nin New York şehrinde 40 bin kadın dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları, eşit ücret ve daha kısa çalışma saatleri için greve gitti; polis saldırısı ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi sonucu çıkan yangında 129 kadın işçi yanarak hayatını kaybetti, bu trajedi Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün temelini oluşturdu. 

Olayların Detayları:
  • Grevin Nedeni: New York'taki tekstil fabrikalarında çalışan 40.000 kadın işçi, uzun çalışma saatleri (günde 16 saat) ve düşük ücretlere karşı direnişe geçti. 
  • Polis Müdahalesi: Grev sürerken polis işçilere saldırdı ve onları fabrikaya kilitledi.
  • Trajik Yangın: Kilitli fabrikada çıkan yangın, işçilerin kaçmasını engelledi ve çıkan olayda 129 kadın işçi yaşamını yitirdi. 
  • Sonuç ve Anlamı:
  • Bu olay, kadın işçilerin hak arayışında karşılaştığı acımasızlığı gözler önüne serdi. Bu olayın anısına, 1910'da Kopenhag'da Clara Zetkin'in önerisiyle 8 Mart "Dünya Kadınlar Günü" olarak kabul edildi, 1977'de Birleşmiş Milletler tarafından da bu gün resmileştirildi. Bugün, kadınların eşit haklar ve adil çalışma koşulları için mücadelesini simgelemektedir. 

26 Şubat 2026 Perşembe

DÜNYA ATMOSFERİNİN KATMANLARI

Dünya'nın atmosferi beş birincil katman halinde yapılandırılmıştır, her biri yaşamı korumak ve doğal ve insan aktivitelerini desteklemek için gerekli. Yüzeyden yaklaşık 12-18 kilometreye uzanan troposfer, hava durumunun oluştuğu ve insanların ve çoğu uçağın çalıştığı yerdir. Üstünde, stratosfer 50 kilometreye kadar uzanır ve zararlı ultraviyole radyasyonu absorbe eden ve canlı organizmaları koruyan ozon tabakasını içerir.

Mezosfer yaklaşık 80–90 kilometreye kadar yükselir ve çoğu meteor yere ulaşamadan yandığı bir kalkan görevi görür. Bunun arkasında termosfer uzanır, auroraların parladığı ve birçok uydunun yörüngesindeki son derece ince ama çok enerjili gazların olduğu bir bölge. En dıştaki exosfer yavaş yavaş uzaya karışıyor.

Bu katmanlar birlikte sıcaklığı düzenler, tehlikeli radyasyonu engeller, iletişim sistemlerini etkinleştirir ve yaşam için gerekli koşulları korur. Yapıları Dünya'yı daha geniş uzay ortamına bağlayan dinamik bir koruyucu zarfı oluşturuyor.

Kaynak: NASA, NOAA atmosferik bilim kaynakları.

13 Şubat 2026 Cuma

İNGİLİZ KEMAL

“Ünlü Türk Casusu:
İngiliz Kemal
Gerçek adı:
Ahmet Esat Tomruk
Aynı zamanda 1932'ye kadar da Türkiye hafif siklet boks şampiyonumuzdur.
Sert yumruklarından ötürü 'Tomruk' soyadını almıştır.
Her Türk gencinin tanıması gereken, İngiliz Kemal lakaplı Ahmet Esat Tomruk, İstiklal Madalyası'yla ödüllendirilen, yakalandığında türlü işkencelere rağmen asla Türkçe konuşmayan bu vatan evladı TBMM'nin kendisine bağladığı aylığı dahi almayarak yaşama gözlerini yoksulluk içinde yummuştur.
Sarışın ve mavi gözlüdür.
Galatasaray Lisesi'nde ve İngiltere'de okudu. Boks şampiyonuydu.
Ortalama İngiliz'den daha iyi İngilizce konuşuyordu.
Babası öldüğünde, Ahmet Esat Tomruk 5 yaşındaydı.
Fransızca, Rumca, İtalyanca ve İngilizce bilir. Teşkilat-ı Mahsusa üyesidir.
Ahmet Esat Bey, İngiliz Sahra Hapishanesinde işkence görmüş ama Türk olduğunu ve görevini asla söylememiştir.
Kaçtıktan sonra Biga'da Kuva-yi Milliyeciler'e sığınmıştı. Bu arada ona ‘İngiliz Kemal’ adı takılmıştır.
Kurtuluş Savaşında Genelkurmay İstihbarat Şubesi'nde görevlendirilmiştir.
Albay İsmet Bey'in huzuruna çıkarılan Ahmet Esat, burada tabanca, bayrak ve Kur'an üzerine elini koyarak sadakat yemini etmiştir.
Görevi Yunan ordusu karargahına girip gerekli bilgileri toplamaktır.
Antalya'dan Rodos'a geçer
Burada kendini Amerikalı gazeteci olarak tanıtır. Kumardan, hileyle kazandığı 45 bin frank ile kendi deyimiyle İzmir'deki vatan görevine başlar.
Ahmet Esat Bey'in İzmir'deki hayatı bonkör bir Amerikalı gibi geçmiştir. Ahmet Esat Bey, üst düzey Yunan subaylarıyla da samimiyetini arttırmış hatta onların en gizli toplantılarına dahi katılmış, aldığı bilgileri İzmir'deki kendisi gibi görevli bulunan Uşaklı Alaattin Tiritoğlu vasıtasıyla Antalya Mutasarrıfı Aşir Bey'e aktarmıştı.
Ancak bir süre sonra ihbar sonucu yakalanmıştı. Fakat o, bu tutukluluk dönemi sırasında hiçbir şekilde Türkçe konuşmayarak kimliğinin meçhul kalmasını sağlamıştı.
Hatta Yunan hakimler bile onun Amerikalı olduğuna kanaat getirmişlerdi.
Yunan ileri harekatı başlayınca Ankara'ya giden İngiliz Kemal, Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey ve Fevzi Paşa tarafından da kabul edilmiştir.
Anadolu'ya geri döndüğünde ona yeni bir görev verilir ve Batı Trakya'ya gönderilir. Burada o esnada Yunan ordusunun hizmetindeki Ermeni General Antranik'in karargahına sızmayı başarır ve çok değerli bilgileri Ankara'ya ulaştırır.
Savaştan sonra bu kahraman vatan evladı Ahmet Esat Tomruk namı diğer İngiliz Kemal İstiklal Madalyası ile ödüllendirilir ve 14 Şubat 1966’da derin izler bıraktığı bu dünyadan sessizce ayrılır.

Ruhu şad, mekanı cennet olsun.🤲🇹🇷
Alıntıdır.

28 Ocak 2026 Çarşamba

HAYAT ANAYASASI 100 MADDE

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’nun,
50 yıllık hekimliğinin ve,
Bütün kitaplarının özeti,
100 maddelik Hayat Anayasası.

İLK 10
YAVAŞ YE HIZLI YÜRÜ

1- Az ve öz ye. Yükte hafif, pahada ağır şeyler tüket.
2- Yaşın ilerledikçe lokmalarını azalt, adımlarını çoğalt.
3- Yavaş ye, hızlı yürü.
4- Zeytinyağı ve tereyağına öncelik ver.
5- Yoğurt, yumurta ve balıktan vazgeçme.
6- Kahveyi değil çayı sev, ikisini de kararında tüket.
7- Bakliyat, sebze ve meyveyi ihmal etme.
8- Yeşillikleri ve baharatı ciddiye al.
9- Maydanoz, kekik, nane, fesleğen, tere, roka ve benzerlerini sofrandan eksik etme.
10- Tarçın, zerdeçal, rezene ve kırmızı biberi masanda tut.

İKİNCİ 10
YEMEKTE SU İÇME

1- Şekerden, undan, tuzdan ve kızarmış yağdan uzak dur.
2- Güvenli ve mineral zengini su iç.
3- Yemekte su içme.
4- Suyu oturarak ve ılık iç.
5- Suyuna portakal veya limon dilimleri, rendelenmiş turunçgil kabuğu ekle.
6- Kahvaltıyı atlama.
7- Akşamları az ve erken saatte ye.
8- İki öğünle beslenmeyi dene.
9- Sofradan biraz aç kalk.
10- Damak çatlatayım derken damarlarını çatlatma.

ÜÇÜNCÜ 10
BEL ÇEVRENİ İYİ GÖZLEMLE

1- Geleneksel gıdalar ve mutfaktan pek ayrılma.
2- Ev yemeklerini tercih et.
3- Sofranı kalabalık tut, masanı (ailen ve dostlarınla) büyüt.
4- 40’lı yaşlardan sonra et değil ot (bitkisel) ağırlıklı beslen, aslan değil kuzu ol.
5- 40’lı yaşlardan sonra her 10 yılda bir tabağını yüzde 5 küçült.
6- Duygusal açlığını besinlerle giderme.
7- Kilonu ve bel çevreni iyi izle.
8- Doğal, tam ve yerel besinleri tercih et.
9- Sabah egzersizlerini ihmal etme.
10- Her gün mutlaka yürü.

DÖRDÜNCÜ 10
AYAKTA KAL HAYATTA KAL

1- Her gün paslanmamak için 5 bin, kilo almamak için 7 bin 500, sağlıklı yaşlanmak için 10 bin adım atmaya çalış.
2- 30 dakikadan fazla oturma.
3- “Ayakta kal, hayatta kal” mottosunu asla unutma.
4- Mümkünse her gün 15-20 dakika güneşlen.
5- Uykundan taviz verme.
6- Erken yat, erken kalk.
7- Duasız, dileksiz ve şükürsüz yatağa girme.
8- Güne neşeli başlamaya gayret et.
9- Stresten uzak dur.
10- İşe evini, eve işini götürme.

BEŞİNCİ 10
EŞİNİ, İŞİNİ, AİLENİ ÇOK SEV

1- Hazdan kopma, keyfi bırakma ama ikisine de tutku derecesinde bağlanma.
2- Kendinle ve hayatla dalga geçmeyi bil.
3- Yüzünden gülümsemeyi, ağzından kahkahayı eksik etme.
4- Gamlı, kederli olma, “Neşeli ol ki genç kalasın” mottosunu her sabah tekrarla.
5- Kendini, işini, eşini ve aileni çok sev.
6- Aileni, ilişkilerini sağlam ve büyük tut.
7- Eşine, işine, doğaya aşk ile sarıl.
8- Eğlenceli biri ol, eğlenmeyi asla bırakma.
9- Arkadaşsız, dostsuz, komşusuz kalma.
10- Evlen, mümkünse çocuk sahibi ol.

ALTINCI 10
İLAÇLARDAN UZAK DUR!

1- Tedbiri elden bırakma, emniyet kemeri tak, kask kullan.
2- Sağlık kontrollerini ihmal etme.
3- Gereksiz ilaç kullanma.
4- Manevi şifaya zaman ayır.
5- Sıkıntılarını paylaşabileceğin insanlarla dost, arkadaş ol.
6- Doğaya dokun; rüzgârı yüzünde, güneşi teninde hisset.
7- Yaşlanmaktan korkma, yaşlılıkla kavga etme.
8- Mutlak sonu kabullen.
9- Genetik mirasını öğren, ona göre tedbir al.
10- Sadece sevince değil kedere de ortak ol.

YEDİNCİ 10
İNCİNME İNCİTME

1- Müzikten kopma.
2- Ruh ve bedenini birbirinden ayırma; beden un, ruh su; oluşan hamur ise sensin.
3- Kendine yetmeye çalış.
4- İnsaflı, hoşgörülü, gani ruhlu biri ol.
5- İncinme, incitme.
6- İhtiraslı olma.
7 Az konuş, çok dinle; anlatan değil, dinleyen ol.
8- ‘Hayır’ı ‘Evet’le eşitlemeye çalış.
9- Unutmayı ve barışmayı bil.
10- Dertleşmekten çekinme ama mızmızlanma.

SEKİZİNCİ 10
DURMA, DÜŞME ÜŞÜTME

1- Öfke, kin ve küskünlük yükünü taşıma.
2- “Az çoktur”u benimse ve her bakımdan hafifle.
3- Evrendeki her şey ve herkese saygılı ol, değerini bil.
4- Geleceği görmek için geçmişe bak.
5- Yaşın elliyi geçmişse “Durma”, “Düşme”, “Üşütme” üçlüsünü unutma.
6- Huzurun en etkili ilaç olduğunu aklından çıkarma.
7- Ruhuna fazla ışık tutma ama onunla sohbeti de unutma.
8- Eşyaya bağlanma, eksilmekten korkma.
9- Yaşlanmayı kabuğu soyup ruha inmek olarak kabul et.
10- Aşırılıktan uzak düzgün bir yaşamın olsun.

DOKUZUNCU 10
ELEŞTİRİDE KISKANÇ ÖVGÜDE CÖMERT OL

1- Tartışma, tartışsan bile uzatma ve abartma.
2- Bugünü, bu anı, şimdiyi yaşa.
3- Düne pişmanlıkla, yarına kaygıyla yaklaşma.
4- Geçmişi geçmişte bırak, geleceğe umutla bak.
5- Eleştiride kıskanç, övgüde cömert ol.
6- Tevazuyu bırakma ama övgüyü kabullen.
7- Hoş sohbet biri ol.
8- Sıradan ve sade kal.
9- Kıskanma!
10- Manevi zenginliğini çoğalt.

ONUNCU 10
‘BU DA GEÇER’ DEMESİNİ BİL

1- Gerektiğinde işi oluruna bırak. “Bu da geçer” de.
2- Evinden, köyünden, kentinden ve ülkenden kopma.
3- Mahcup, çekingen ve kararsız olma.
4- Oku, yaz, gez, dolaş, izle, yeni şeyler öğrenmeyi asla bırakma.
5- Sadelik ve sıradanlığa yönel.
6- Az sadakat bekle, çok sadakat göster.
7- Bedenini iyi dinle, verdiği sinyalleri ciddiye al.
8- Toksik olan her şeyden uzak dur.
9- Modern tıbba inan ama geleneksel tıbbı pas geçme.
10- Zamanın ve sabrın en iyi ilaç olduğunu unutma.

23 Ocak 2026 Cuma

SON YOLCULUKTA SON ZAFER...

ATATÜRK, son zaferini 'CENAZE' merasiminde yaşadı..
8 ülke, "ASKERİ TÖREN BİRLİKLERİ"ni gönderdi..
Bu dünyada bir ilk'ti...
Şöyle diyor Cevat NAZ;
"GAZİ MUSTAFA KEMAL kitabının arasından 1938 yılına ait, yani, sonradan kesilip konmuş bir gazete kupürü buldum.."
Cevat Naz, Alman gazetecinin Atatürk'ün cenaze törenini konu alan kitabını Türkçe'ye çevirir.
Tarih: 21 Kasım 1938..
Yer: Ankara..
Atatürk'ün cenazesi onun son zaferi oldu.
Cenaze töreninde tüm tezatlar susmuştu.
Türk ve Alman askerleri naaşının arkasında yürüyorlardı.
Stalin ve Hitler'in temsilcileri aynı sıradaydı.
Valencia ve Franco çelenk göndermişlerdi.
Naaşının önünde faşistler, demokratlar ve komünistler eğildiler.
Türk halkı ağlıyordu...
Ankara, bugün dünyanın şimdiye kadar gördüğü en etkileyici cenaze törenine tanıklık ediyordu.
Tören, bir süvari bölüğü tarafından açıldı.
Onların arkasından bir topçu bölüğü ile ellerinde bayraklarla ve bando ile cumhuriyet muhafızları geliyordu.
Sonra alfabetik sırayla;
Almanlar,
Bulgarlar,
İngilizler,
Fransızlar,
Yunanlılar,
Romenler,
Ruslar,
Yugoslavlar'dan oluşan birlikler yer alıyordu.
Her dilde komutlar verildi:
Almanca komutu Farsça komut,
Yunanca komutu Rusça komut takip etti…
Ruslar, Karadeniz filosunun bir müfrezesini göndermişlerdi.
Çelik miğferli ve SS üniforması içindeki Baron v. Neurath; kolu yukarıda, Prusya merasim yürüyüşüyle geçen Alman bahriye birliğini selamlıyordu.
Yabancı birlikleri, Türk denizciler takip etti.
Bando, Chopin'in cenaze marşını çalıyordu.
Onların arkasından, naaşı taşıyan top arabası geliyordu.
Top arabasının her iki tarafında, kılıçlarını çekmiş oniki general yürüyordu.
Atatürk'ün kızkardeşi, eşinin kolundaydı.
Onları, İsmet İnönü takip ediyordu.
Onun arkasında tek sıra halinde;
Millet Meclisi Başkanı,
Başbakan, 
Türk Ordusu'nun Genelkurmay Başkanı geliyordu.
Yabancı özel misyonların renkli üniformaları harika bir görüntü teşkil ediyordu.
İtalyan heyetine, eski Milletler Cemiyeti delegesi Baron Aloisi,
Fransız heyetine İçişleri Bakanı Sarraut,
Yunanistan heyetine ise Başbakan,
Bir bölük piyade ile görkemli cenaze alayı son buluyordu.
Silah kuşanmış yabancı birliklerin saygı yürüyüşünde bulunması, dünyada bir ilk'ti.
Ve daha sonra da bugüne kadar böyle bir şey 
yaşanmadı…
Savaş meydanında Atatürk'e yenilmiş yabancı 
komuta kademesi bile,
O'nu son kez selamlamak için gelmişlerdi…
İTALYAN radyosu, şu anonsu yapmıştı:
"Ey bu hayata veda etmiş;
İskender,
Napolyon,
SEZAR..
Ey ülkeler fethetmiş değerli komutanlar, kalkın ayağa!
TARİH'in gördüğü 'EN BÜYÜK KOMUTAN' geliyor!"
Evet, böyle anons edilmişti; Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü...
Hatta, savaş meydanlarında O'na yenilmiş komutanlar şöyle söylemişlerdi:
"İLAHİ MUSTAFA KEMAL, ölürken bile bir kez daha yendin bizi…"
Cenaze alayı, saat on iki'de, Atatürk'ün şanına layık bir Anıtkabir yapılıncaya kadar geçici istirahatgahı olan Etnografya Müzesi'ne ulaştı.
Yaşamında imkansızı mümkün kılmış olan Mustafa Kemal Atatürk, ölümünde de aynı şeyi yaptı.
O'nun naaşının arkasında ilk defa birbirleri ile savaşan İspanyol Cumhuriyet Hükumeti'nin temsilcileri ile 
Franco'nun resmi olmayan askeri idaresinin temsilcileri yürüyorlardı.
Müzenin önüne gelindiğinde tabut, generaller tarafından top arabasından alınarak, salona taşındı.
Orada, Cumhurbaşkanı ve Atatürk'ün kız kardeşinin yanı sıra, yüksek yetkililer toplanmıştı.
Üç dakikalık saygı duruşunda, salona sessizlik hakimdi.
Hiç konuşulmadı..
Dünyanın her yanından çelenkler gönderilmişti.
Türk gazetelerinin tahminlerine göre, bunların sayısı 
yirmi bini buluyordu.
Bunları Ankara'ya getirmek için sekiz vagon gerekmişti.
Müze içinde, naaşın her iki tarafına sadece Devlet Başkanları'nın gönderdikleri çelenkler konuldu.
Diğer çelenkler, yaşamı sırasında kendisi için yapılan anıtlarda yerlerini aldılar.
Tören sırasında, Yunanistan Başbakanı General Metaksas bayıldı!
Türkiye'de, 10 Aralık'a kadar "ulusal yas" ilan edildi!
Tüm okullar sekiz gün daha kapalı kaldı...
Atatürk'ün naaşını taşıyan top arabası geçerken, askerler gözyaşlarını tutamamışlardı…
Işıklar içinde uyu; "en büyük devlet adamı"...

19 Ocak 2026 Pazartesi

ZAZALARIN TÜRK OLMASI...


İslâm öncesi Türk tarihini inceleyen antik çağ düşünürü Kâzım Mirşan da Zaza boylarının Proto-Türk topluluklarının kültür değer ve miraslarını taşıdığını kanıtlarıyla ortaya koymaktadır. Hatırlanacağı üzere, Mirşan’a göre Zazalar D.Ö. 500 yıllarında Doğu Anadolu’da yaşayan Qarluqların (Karluk Türkleri) kültür izlerini taşımaktadır. Günümüzde, yukarıda belirttiğimiz üzere, Zazaca’da rastladığımız Tanrı anlamındaki Uma (Umay, Humay) Quarluq yazıtlarında da aynen geçmektedir.

Mirşan’a göre, Pers Kralı 1’inci Dareios’un (M.Ö.522-486) Bisütun kayalıklarında yazdırdığı kitabede Tunceli ve havalisini Zu-Za adı ile anmaktadır. Babilliler ise Zazalara “Zou-Zou” diyorlardı. Zaza isminin anlamı üzerinde durabilmek için, şu deyimleri gözden geçirmemiz gerekir. Şöyle ki, 142 no’lu yazıt: “UZUZ ÖG U”, 139 no’lu yazıt ise “UZ-UZUM ÖG”. Bu metinlerde geçen “UZUZ A” (öbür dünyaya transforme olacaklarına inanan kişilerdir) Zaza ismine karşılıktır.

Ön Türk tarihi üzerinde çalışan Mirşan’a göre: “Zazalar çok eski bir Türk boyudur ve bugünkü Türkçe ile Zazaca arasında önemli ilişkiler vardır.” Bunun için de Mirşan, Zazaca-Tatarca-Türkçe olmak üzere üçlü bir kategori oluşturmakta ve çok sayıdaki sözcüklerdeki benzerliklere dikkatimizi çekmektedir. Şöyle ki, Zazaca Baltuz, Tatarca Baldız, Türkçe Baldız; Zazaca Aney, Tatarca Eniy, Türkçe Anne; Zazaca Sıt (Şıt), Tatarca Süt, Türkçe Süt gibi…

Kâzım Mirşan, Proto-Türk metinlere dayanarak Zazaca ile Tatarca ve Türkçe dil benzerlikleri üzerinde durmak sûretiyle Zaza topluluklarının tamamen Türk boyu olduğu tezini ileri sürmektedir. Bu önemli bir sonuçtur. Çünkü lengüistik alandaki yaklaşımlar bize kimlik belirlenmesine önemli ipuçları verebilmektedir.

Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN