Translate

26 Şubat 2026 Perşembe

DÜNYA ATMOSFERİNİN KATMANLARI

Dünya'nın atmosferi beş birincil katman halinde yapılandırılmıştır, her biri yaşamı korumak ve doğal ve insan aktivitelerini desteklemek için gerekli. Yüzeyden yaklaşık 12-18 kilometreye uzanan troposfer, hava durumunun oluştuğu ve insanların ve çoğu uçağın çalıştığı yerdir. Üstünde, stratosfer 50 kilometreye kadar uzanır ve zararlı ultraviyole radyasyonu absorbe eden ve canlı organizmaları koruyan ozon tabakasını içerir.

Mezosfer yaklaşık 80–90 kilometreye kadar yükselir ve çoğu meteor yere ulaşamadan yandığı bir kalkan görevi görür. Bunun arkasında termosfer uzanır, auroraların parladığı ve birçok uydunun yörüngesindeki son derece ince ama çok enerjili gazların olduğu bir bölge. En dıştaki exosfer yavaş yavaş uzaya karışıyor.

Bu katmanlar birlikte sıcaklığı düzenler, tehlikeli radyasyonu engeller, iletişim sistemlerini etkinleştirir ve yaşam için gerekli koşulları korur. Yapıları Dünya'yı daha geniş uzay ortamına bağlayan dinamik bir koruyucu zarfı oluşturuyor.

Kaynak: NASA, NOAA atmosferik bilim kaynakları.

13 Şubat 2026 Cuma

İNGİLİZ KEMAL

“Ünlü Türk Casusu:
İngiliz Kemal
Gerçek adı:
Ahmet Esat Tomruk
Aynı zamanda 1932'ye kadar da Türkiye hafif siklet boks şampiyonumuzdur.
Sert yumruklarından ötürü 'Tomruk' soyadını almıştır.
Her Türk gencinin tanıması gereken, İngiliz Kemal lakaplı Ahmet Esat Tomruk, İstiklal Madalyası'yla ödüllendirilen, yakalandığında türlü işkencelere rağmen asla Türkçe konuşmayan bu vatan evladı TBMM'nin kendisine bağladığı aylığı dahi almayarak yaşama gözlerini yoksulluk içinde yummuştur.
Sarışın ve mavi gözlüdür.
Galatasaray Lisesi'nde ve İngiltere'de okudu. Boks şampiyonuydu.
Ortalama İngiliz'den daha iyi İngilizce konuşuyordu.
Babası öldüğünde, Ahmet Esat Tomruk 5 yaşındaydı.
Fransızca, Rumca, İtalyanca ve İngilizce bilir. Teşkilat-ı Mahsusa üyesidir.
Ahmet Esat Bey, İngiliz Sahra Hapishanesinde işkence görmüş ama Türk olduğunu ve görevini asla söylememiştir.
Kaçtıktan sonra Biga'da Kuva-yi Milliyeciler'e sığınmıştı. Bu arada ona ‘İngiliz Kemal’ adı takılmıştır.
Kurtuluş Savaşında Genelkurmay İstihbarat Şubesi'nde görevlendirilmiştir.
Albay İsmet Bey'in huzuruna çıkarılan Ahmet Esat, burada tabanca, bayrak ve Kur'an üzerine elini koyarak sadakat yemini etmiştir.
Görevi Yunan ordusu karargahına girip gerekli bilgileri toplamaktır.
Antalya'dan Rodos'a geçer
Burada kendini Amerikalı gazeteci olarak tanıtır. Kumardan, hileyle kazandığı 45 bin frank ile kendi deyimiyle İzmir'deki vatan görevine başlar.
Ahmet Esat Bey'in İzmir'deki hayatı bonkör bir Amerikalı gibi geçmiştir. Ahmet Esat Bey, üst düzey Yunan subaylarıyla da samimiyetini arttırmış hatta onların en gizli toplantılarına dahi katılmış, aldığı bilgileri İzmir'deki kendisi gibi görevli bulunan Uşaklı Alaattin Tiritoğlu vasıtasıyla Antalya Mutasarrıfı Aşir Bey'e aktarmıştı.
Ancak bir süre sonra ihbar sonucu yakalanmıştı. Fakat o, bu tutukluluk dönemi sırasında hiçbir şekilde Türkçe konuşmayarak kimliğinin meçhul kalmasını sağlamıştı.
Hatta Yunan hakimler bile onun Amerikalı olduğuna kanaat getirmişlerdi.
Yunan ileri harekatı başlayınca Ankara'ya giden İngiliz Kemal, Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey ve Fevzi Paşa tarafından da kabul edilmiştir.
Anadolu'ya geri döndüğünde ona yeni bir görev verilir ve Batı Trakya'ya gönderilir. Burada o esnada Yunan ordusunun hizmetindeki Ermeni General Antranik'in karargahına sızmayı başarır ve çok değerli bilgileri Ankara'ya ulaştırır.
Savaştan sonra bu kahraman vatan evladı Ahmet Esat Tomruk namı diğer İngiliz Kemal İstiklal Madalyası ile ödüllendirilir ve 14 Şubat 1966’da derin izler bıraktığı bu dünyadan sessizce ayrılır.

Ruhu şad, mekanı cennet olsun.🤲🇹🇷
Alıntıdır.

28 Ocak 2026 Çarşamba

HAYAT ANAYASASI 100 MADDE

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’nun,
50 yıllık hekimliğinin ve,
Bütün kitaplarının özeti,
100 maddelik Hayat Anayasası.

İLK 10
YAVAŞ YE HIZLI YÜRÜ

1- Az ve öz ye. Yükte hafif, pahada ağır şeyler tüket.
2- Yaşın ilerledikçe lokmalarını azalt, adımlarını çoğalt.
3- Yavaş ye, hızlı yürü.
4- Zeytinyağı ve tereyağına öncelik ver.
5- Yoğurt, yumurta ve balıktan vazgeçme.
6- Kahveyi değil çayı sev, ikisini de kararında tüket.
7- Bakliyat, sebze ve meyveyi ihmal etme.
8- Yeşillikleri ve baharatı ciddiye al.
9- Maydanoz, kekik, nane, fesleğen, tere, roka ve benzerlerini sofrandan eksik etme.
10- Tarçın, zerdeçal, rezene ve kırmızı biberi masanda tut.

İKİNCİ 10
YEMEKTE SU İÇME

1- Şekerden, undan, tuzdan ve kızarmış yağdan uzak dur.
2- Güvenli ve mineral zengini su iç.
3- Yemekte su içme.
4- Suyu oturarak ve ılık iç.
5- Suyuna portakal veya limon dilimleri, rendelenmiş turunçgil kabuğu ekle.
6- Kahvaltıyı atlama.
7- Akşamları az ve erken saatte ye.
8- İki öğünle beslenmeyi dene.
9- Sofradan biraz aç kalk.
10- Damak çatlatayım derken damarlarını çatlatma.

ÜÇÜNCÜ 10
BEL ÇEVRENİ İYİ GÖZLEMLE

1- Geleneksel gıdalar ve mutfaktan pek ayrılma.
2- Ev yemeklerini tercih et.
3- Sofranı kalabalık tut, masanı (ailen ve dostlarınla) büyüt.
4- 40’lı yaşlardan sonra et değil ot (bitkisel) ağırlıklı beslen, aslan değil kuzu ol.
5- 40’lı yaşlardan sonra her 10 yılda bir tabağını yüzde 5 küçült.
6- Duygusal açlığını besinlerle giderme.
7- Kilonu ve bel çevreni iyi izle.
8- Doğal, tam ve yerel besinleri tercih et.
9- Sabah egzersizlerini ihmal etme.
10- Her gün mutlaka yürü.

DÖRDÜNCÜ 10
AYAKTA KAL HAYATTA KAL

1- Her gün paslanmamak için 5 bin, kilo almamak için 7 bin 500, sağlıklı yaşlanmak için 10 bin adım atmaya çalış.
2- 30 dakikadan fazla oturma.
3- “Ayakta kal, hayatta kal” mottosunu asla unutma.
4- Mümkünse her gün 15-20 dakika güneşlen.
5- Uykundan taviz verme.
6- Erken yat, erken kalk.
7- Duasız, dileksiz ve şükürsüz yatağa girme.
8- Güne neşeli başlamaya gayret et.
9- Stresten uzak dur.
10- İşe evini, eve işini götürme.

BEŞİNCİ 10
EŞİNİ, İŞİNİ, AİLENİ ÇOK SEV

1- Hazdan kopma, keyfi bırakma ama ikisine de tutku derecesinde bağlanma.
2- Kendinle ve hayatla dalga geçmeyi bil.
3- Yüzünden gülümsemeyi, ağzından kahkahayı eksik etme.
4- Gamlı, kederli olma, “Neşeli ol ki genç kalasın” mottosunu her sabah tekrarla.
5- Kendini, işini, eşini ve aileni çok sev.
6- Aileni, ilişkilerini sağlam ve büyük tut.
7- Eşine, işine, doğaya aşk ile sarıl.
8- Eğlenceli biri ol, eğlenmeyi asla bırakma.
9- Arkadaşsız, dostsuz, komşusuz kalma.
10- Evlen, mümkünse çocuk sahibi ol.

ALTINCI 10
İLAÇLARDAN UZAK DUR!

1- Tedbiri elden bırakma, emniyet kemeri tak, kask kullan.
2- Sağlık kontrollerini ihmal etme.
3- Gereksiz ilaç kullanma.
4- Manevi şifaya zaman ayır.
5- Sıkıntılarını paylaşabileceğin insanlarla dost, arkadaş ol.
6- Doğaya dokun; rüzgârı yüzünde, güneşi teninde hisset.
7- Yaşlanmaktan korkma, yaşlılıkla kavga etme.
8- Mutlak sonu kabullen.
9- Genetik mirasını öğren, ona göre tedbir al.
10- Sadece sevince değil kedere de ortak ol.

YEDİNCİ 10
İNCİNME İNCİTME

1- Müzikten kopma.
2- Ruh ve bedenini birbirinden ayırma; beden un, ruh su; oluşan hamur ise sensin.
3- Kendine yetmeye çalış.
4- İnsaflı, hoşgörülü, gani ruhlu biri ol.
5- İncinme, incitme.
6- İhtiraslı olma.
7 Az konuş, çok dinle; anlatan değil, dinleyen ol.
8- ‘Hayır’ı ‘Evet’le eşitlemeye çalış.
9- Unutmayı ve barışmayı bil.
10- Dertleşmekten çekinme ama mızmızlanma.

SEKİZİNCİ 10
DURMA, DÜŞME ÜŞÜTME

1- Öfke, kin ve küskünlük yükünü taşıma.
2- “Az çoktur”u benimse ve her bakımdan hafifle.
3- Evrendeki her şey ve herkese saygılı ol, değerini bil.
4- Geleceği görmek için geçmişe bak.
5- Yaşın elliyi geçmişse “Durma”, “Düşme”, “Üşütme” üçlüsünü unutma.
6- Huzurun en etkili ilaç olduğunu aklından çıkarma.
7- Ruhuna fazla ışık tutma ama onunla sohbeti de unutma.
8- Eşyaya bağlanma, eksilmekten korkma.
9- Yaşlanmayı kabuğu soyup ruha inmek olarak kabul et.
10- Aşırılıktan uzak düzgün bir yaşamın olsun.

DOKUZUNCU 10
ELEŞTİRİDE KISKANÇ ÖVGÜDE CÖMERT OL

1- Tartışma, tartışsan bile uzatma ve abartma.
2- Bugünü, bu anı, şimdiyi yaşa.
3- Düne pişmanlıkla, yarına kaygıyla yaklaşma.
4- Geçmişi geçmişte bırak, geleceğe umutla bak.
5- Eleştiride kıskanç, övgüde cömert ol.
6- Tevazuyu bırakma ama övgüyü kabullen.
7- Hoş sohbet biri ol.
8- Sıradan ve sade kal.
9- Kıskanma!
10- Manevi zenginliğini çoğalt.

ONUNCU 10
‘BU DA GEÇER’ DEMESİNİ BİL

1- Gerektiğinde işi oluruna bırak. “Bu da geçer” de.
2- Evinden, köyünden, kentinden ve ülkenden kopma.
3- Mahcup, çekingen ve kararsız olma.
4- Oku, yaz, gez, dolaş, izle, yeni şeyler öğrenmeyi asla bırakma.
5- Sadelik ve sıradanlığa yönel.
6- Az sadakat bekle, çok sadakat göster.
7- Bedenini iyi dinle, verdiği sinyalleri ciddiye al.
8- Toksik olan her şeyden uzak dur.
9- Modern tıbba inan ama geleneksel tıbbı pas geçme.
10- Zamanın ve sabrın en iyi ilaç olduğunu unutma.

23 Ocak 2026 Cuma

SON YOLCULUKTA SON ZAFER...

ATATÜRK, son zaferini 'CENAZE' merasiminde yaşadı..
8 ülke, "ASKERİ TÖREN BİRLİKLERİ"ni gönderdi..
Bu dünyada bir ilk'ti...
Şöyle diyor Cevat NAZ;
"GAZİ MUSTAFA KEMAL kitabının arasından 1938 yılına ait, yani, sonradan kesilip konmuş bir gazete kupürü buldum.."
Cevat Naz, Alman gazetecinin Atatürk'ün cenaze törenini konu alan kitabını Türkçe'ye çevirir.
Tarih: 21 Kasım 1938..
Yer: Ankara..
Atatürk'ün cenazesi onun son zaferi oldu.
Cenaze töreninde tüm tezatlar susmuştu.
Türk ve Alman askerleri naaşının arkasında yürüyorlardı.
Stalin ve Hitler'in temsilcileri aynı sıradaydı.
Valencia ve Franco çelenk göndermişlerdi.
Naaşının önünde faşistler, demokratlar ve komünistler eğildiler.
Türk halkı ağlıyordu...
Ankara, bugün dünyanın şimdiye kadar gördüğü en etkileyici cenaze törenine tanıklık ediyordu.
Tören, bir süvari bölüğü tarafından açıldı.
Onların arkasından bir topçu bölüğü ile ellerinde bayraklarla ve bando ile cumhuriyet muhafızları geliyordu.
Sonra alfabetik sırayla;
Almanlar,
Bulgarlar,
İngilizler,
Fransızlar,
Yunanlılar,
Romenler,
Ruslar,
Yugoslavlar'dan oluşan birlikler yer alıyordu.
Her dilde komutlar verildi:
Almanca komutu Farsça komut,
Yunanca komutu Rusça komut takip etti…
Ruslar, Karadeniz filosunun bir müfrezesini göndermişlerdi.
Çelik miğferli ve SS üniforması içindeki Baron v. Neurath; kolu yukarıda, Prusya merasim yürüyüşüyle geçen Alman bahriye birliğini selamlıyordu.
Yabancı birlikleri, Türk denizciler takip etti.
Bando, Chopin'in cenaze marşını çalıyordu.
Onların arkasından, naaşı taşıyan top arabası geliyordu.
Top arabasının her iki tarafında, kılıçlarını çekmiş oniki general yürüyordu.
Atatürk'ün kızkardeşi, eşinin kolundaydı.
Onları, İsmet İnönü takip ediyordu.
Onun arkasında tek sıra halinde;
Millet Meclisi Başkanı,
Başbakan, 
Türk Ordusu'nun Genelkurmay Başkanı geliyordu.
Yabancı özel misyonların renkli üniformaları harika bir görüntü teşkil ediyordu.
İtalyan heyetine, eski Milletler Cemiyeti delegesi Baron Aloisi,
Fransız heyetine İçişleri Bakanı Sarraut,
Yunanistan heyetine ise Başbakan,
Bir bölük piyade ile görkemli cenaze alayı son buluyordu.
Silah kuşanmış yabancı birliklerin saygı yürüyüşünde bulunması, dünyada bir ilk'ti.
Ve daha sonra da bugüne kadar böyle bir şey 
yaşanmadı…
Savaş meydanında Atatürk'e yenilmiş yabancı 
komuta kademesi bile,
O'nu son kez selamlamak için gelmişlerdi…
İTALYAN radyosu, şu anonsu yapmıştı:
"Ey bu hayata veda etmiş;
İskender,
Napolyon,
SEZAR..
Ey ülkeler fethetmiş değerli komutanlar, kalkın ayağa!
TARİH'in gördüğü 'EN BÜYÜK KOMUTAN' geliyor!"
Evet, böyle anons edilmişti; Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü...
Hatta, savaş meydanlarında O'na yenilmiş komutanlar şöyle söylemişlerdi:
"İLAHİ MUSTAFA KEMAL, ölürken bile bir kez daha yendin bizi…"
Cenaze alayı, saat on iki'de, Atatürk'ün şanına layık bir Anıtkabir yapılıncaya kadar geçici istirahatgahı olan Etnografya Müzesi'ne ulaştı.
Yaşamında imkansızı mümkün kılmış olan Mustafa Kemal Atatürk, ölümünde de aynı şeyi yaptı.
O'nun naaşının arkasında ilk defa birbirleri ile savaşan İspanyol Cumhuriyet Hükumeti'nin temsilcileri ile 
Franco'nun resmi olmayan askeri idaresinin temsilcileri yürüyorlardı.
Müzenin önüne gelindiğinde tabut, generaller tarafından top arabasından alınarak, salona taşındı.
Orada, Cumhurbaşkanı ve Atatürk'ün kız kardeşinin yanı sıra, yüksek yetkililer toplanmıştı.
Üç dakikalık saygı duruşunda, salona sessizlik hakimdi.
Hiç konuşulmadı..
Dünyanın her yanından çelenkler gönderilmişti.
Türk gazetelerinin tahminlerine göre, bunların sayısı 
yirmi bini buluyordu.
Bunları Ankara'ya getirmek için sekiz vagon gerekmişti.
Müze içinde, naaşın her iki tarafına sadece Devlet Başkanları'nın gönderdikleri çelenkler konuldu.
Diğer çelenkler, yaşamı sırasında kendisi için yapılan anıtlarda yerlerini aldılar.
Tören sırasında, Yunanistan Başbakanı General Metaksas bayıldı!
Türkiye'de, 10 Aralık'a kadar "ulusal yas" ilan edildi!
Tüm okullar sekiz gün daha kapalı kaldı...
Atatürk'ün naaşını taşıyan top arabası geçerken, askerler gözyaşlarını tutamamışlardı…
Işıklar içinde uyu; "en büyük devlet adamı"...

19 Ocak 2026 Pazartesi

ZAZALARIN TÜRK OLMASI...


İslâm öncesi Türk tarihini inceleyen antik çağ düşünürü Kâzım Mirşan da Zaza boylarının Proto-Türk topluluklarının kültür değer ve miraslarını taşıdığını kanıtlarıyla ortaya koymaktadır. Hatırlanacağı üzere, Mirşan’a göre Zazalar D.Ö. 500 yıllarında Doğu Anadolu’da yaşayan Qarluqların (Karluk Türkleri) kültür izlerini taşımaktadır. Günümüzde, yukarıda belirttiğimiz üzere, Zazaca’da rastladığımız Tanrı anlamındaki Uma (Umay, Humay) Quarluq yazıtlarında da aynen geçmektedir.

Mirşan’a göre, Pers Kralı 1’inci Dareios’un (M.Ö.522-486) Bisütun kayalıklarında yazdırdığı kitabede Tunceli ve havalisini Zu-Za adı ile anmaktadır. Babilliler ise Zazalara “Zou-Zou” diyorlardı. Zaza isminin anlamı üzerinde durabilmek için, şu deyimleri gözden geçirmemiz gerekir. Şöyle ki, 142 no’lu yazıt: “UZUZ ÖG U”, 139 no’lu yazıt ise “UZ-UZUM ÖG”. Bu metinlerde geçen “UZUZ A” (öbür dünyaya transforme olacaklarına inanan kişilerdir) Zaza ismine karşılıktır.

Ön Türk tarihi üzerinde çalışan Mirşan’a göre: “Zazalar çok eski bir Türk boyudur ve bugünkü Türkçe ile Zazaca arasında önemli ilişkiler vardır.” Bunun için de Mirşan, Zazaca-Tatarca-Türkçe olmak üzere üçlü bir kategori oluşturmakta ve çok sayıdaki sözcüklerdeki benzerliklere dikkatimizi çekmektedir. Şöyle ki, Zazaca Baltuz, Tatarca Baldız, Türkçe Baldız; Zazaca Aney, Tatarca Eniy, Türkçe Anne; Zazaca Sıt (Şıt), Tatarca Süt, Türkçe Süt gibi…

Kâzım Mirşan, Proto-Türk metinlere dayanarak Zazaca ile Tatarca ve Türkçe dil benzerlikleri üzerinde durmak sûretiyle Zaza topluluklarının tamamen Türk boyu olduğu tezini ileri sürmektedir. Bu önemli bir sonuçtur. Çünkü lengüistik alandaki yaklaşımlar bize kimlik belirlenmesine önemli ipuçları verebilmektedir.

Prof. Dr. Orhan TÜRKDOĞAN

21 Aralık 2025 Pazar

SARIKAMIŞ...

22 Aralık 1914 tarihi Sarıkamış'ta 90 Bin askerimizin tek bir kurşun bile atamadan donarak şehit olduğu üzüntü verici trajik faciadır...

Olay Sarıkamış Şehitleri olarak tarihe geçti... Aslında bu trajedinin ilk sinyalini 7 Kasım 1914 günü Zonguldak sularında batırılan gemilerimiz vermişti...

7 Kasım 1914 sabahı saat 07.45'te 3 yük gemimiz içindeki 3 bin asker ve Sarıkamış'a götürülen malzemelerle birlikte Rus savaş gemileri tarafından Zonguldak sularında batırılmıştır.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Enver Paşa, silah arkadaşlarının itirazlarına rağmen yaklaşan kara kışı hesaba katmadan Ruslarla savaşmak için Kafkas Cephesi'ne 100 binden fazla asker gönderme kararı almıştı. Askerler gönderildikten hemen sonra kış bastırdı. Üniformaları hava şartlarına uygun olmayan askerler daha savaş başlamadan Sarıkamış'ta şehit düşüyordu. Enver Paşa verdiği kararın nelere mal olacağını fark etti. Donanma Komutanı'na bile haber vermeden Sarıkamış'taki askerlere kışlık üniforma ve erzak göndermek için 3 yük gemisi hazırlattı. Enver Paşa'nın planına göre içinde 3 bin asker, 3 keşif uçağı, Teşkilatı Mahsusa (o yıllardaki istihbarat teşkilatı) tarafından Kafkasya'daki Türkleri örgütleyerek Rusya'ya karşı isyan çıkartmak amacıyla eğitilmiş ajanlar, cephedeki askere dağıtılacak kışlık kıyafet ve erzak bulunan Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer, Mithad Paşa isimli sivil 3 dev yük gemisi İstanbul'dan yola çıkarak Zonguldak üzerinden Trabzon Limanı'na ulaşacaktı. Gemilerle Trabzon Limanı'na varan askerler, ajanlar ve malzemeler karayolu ile çok hızlı bir biçimde Erzurum'a oradan da Sarıkamış'a ulaştırılacaktı.

ÜÇ YÜK GEMİSİNE EŞLİK EDEN SAVAŞ GEMİSİ YOKTU…
Fakat Enver Paşa yine büyük bir hata yapmıştı! Donanma'nın kuralları gereği askeri personel taşıyan yük gemilerine olası düşman saldırısına karşı mutlaka bir, hatta birkaç savaş gemisi eşlik ederdi. Ancak Enver Paşa'nın ani kararıyla 6 Kasım 1914'te İstanbul Boğazı'ndan demir alan bu 3 kuru yük gemisine hiçbir savaş gemisi koruma yapmıyordu. Söz konusu 3 gemi Zonguldak açıklarına geldiklerinde karşılarında dev gibi Rus savaş gemilerini buldu. Ruslar Zonguldak'taki kömür madenlerini bombalamış, üslerine dönüyorlardı. Ruslar kucaklarına düşen bu 3 yük gemisine Kandilli-Ereğli açıklarında ateş açtı. 7 Kasım 1914 sabahı saat 07.45'te 3 yük gemimiz içindeki 3 bin asker ve Sarıkamış'a götürülen malzemelerle birlikte çok kısa süre içinde denize gömüldü.

Zonguldak Nostalji-y.yıldırım-20177

16 Aralık 2025 Salı

NE OLDUM DEĞİL NE OLACAĞIM DEMELİ İNSAN....

Bu, çağımızın en büyük efsanesi 
Adnan Kaşıkçı'nın ibretlik hikâyesidir. 

Zenginliğin zirvesinden 
sefaletin dibine nasıl düştü, 
buyrun okuyun. 

Adnan Muhammed Kaşıkçı, 
tüm zamanların en zengin 
Arap milyarderiydi ve 
"zamanın Karun'u" 
olarak gösterilirdi. 
Bir gökdelenin içinde 
dört kattan oluşan bir 
asma sarayda yaşıyordu.

Kuveytli gazeteci Al Jarallah 
onunla bir röportaj için 
evine girdiğinde Kaşıkçı'nın evindeki lüks ve ileri teknolojiyi gördü ve daha önce tanıştığı prenslerin, kralların, başkanların saraylarında hiç görmediği olanaklar karşısında şaşkına döndü. Evindeki her şey uzaktan çalışıyordu.

Adnan Kaşıkçı, Arap ülkeleri ile ABD arasında çeşitli silah anlaşmaları yapan bir silah tüccarıydı. 1935 doğumlu Adnan Kaşıkçı Suudi milyarderdi. Babası Dr. Muhammed Kaşıkçı,  Kral Abdülaziz El Suud'un doktoruydu.

Kardeşi, gazeteci Cemal Muhammed Kaşıkçı'ydı. Kız kardeşi Samira Muhammed Kaşıkçı, Mısırlı milyarder Muhammed El Fayed'in eski eşiydi ve oğulları Dodi El Fayed, Prenses Diana ile birlikte trafik kazasında hayatını kaybetti.

Adnan Kaşıkçı, ilk eşi Soraya Kaşıkçı ile evlendi ve 548 milyon £ yani 12 milyar Mısır lirası tazminat karşılığında ondan boşandı.

Onassis'inkinden daha büyük, dört uçağın inişine uygun bir havaalanına sahipti. Bir yatı, 610 denizci ve hizmetçisi vardı. Bir gün kızı Fransa'dan dondurma, Cenevre'den çikolata istedi. Özel uçağını tüm mürettebatıyla birlikte dondurma ve çikolatayı almak için yedi saatlik bir uçuşa gönderdi.

Bütün bu zenginliği ve muazzam servetini yalnızca kendi ailesiyle paylaşıyor, fakir bir kişiye, hastaya veya düşküne yardım etmeyi reddediyor, hatta fakir işçi ve muhtaç hizmetçilerine karşı bile cimri davranıyordu. 

O meşhur sözünü sık sık tekrarlıyordu: "Ben Adem'in soyundan gelen vekili değilim."

Sonunda şaşırtıcı bir şekilde iflas etti ve sıradan bir insan kadar fakirleşti; Amerika Birleşik Devletleri'nin Utah eyaletindeki elmas madenleri sel altında kaldıktan sonra bir gecede zenginliğin zirvesinden yoksulluğun dibine düştü.

Bir gün evinde hizmetçi olarak çalışan gurbetçi bir adam, hasta karısını tedavi ettirmek için ailesine göndermek üzere paraya ihtiyacı olduğunu söyler. Kaşıkçı'dan yardım ya da maaşından aylık taksitlerle ödenecek bir kredi talebinde bulunur. Kaşıkçı onu azarlamakla kalmaz, vahşice aşağılar. 

Hizmetçi öfkeyle şöyle der; "Seni aşağılanmış, yalvarmak için elini uzatmış halini görmeden, Cenab-ı Hakk'tan beni öldürmemesini dilerim."

Bu duaya öfkelenen Kaşıkçı onu saray'ından kovdu. 

Birden fakirliğe düşen Kaşıkçı'nın ekonomi sınıfı bilet alacak parası dahi kalmamıştı. Uçak biletini ve Kahire'de kalacağı dairenin kirasını Suudi bir iş adamı karşılıyordu. Bu yardımı neden yaptığını Kaşıkçı'ya şöyle açıklar; "Adnan, sana iyilik yapmıyorum. Allah için yapıyorum, her ay harçlığınızı Al Rajhi bankasından alacaksınız."

Bir gün Kahire'de karısı ona hayatının en kötü anının ne olduğunu sordu. Kaşıkçı, aşağıladığı ve kovduğu hizmetçiyle olan hikayesini ve bu iş adamının kendisine nasıl bilet alıp para verdiğini anlattı. 

Şöyle ekledi: "Kahire'ye gitmeden önce söz verilen parayı almak için işadamının yanına gittim. Adam, bana parayı getirmesi için çalışanlarından birini çağırdı ve hayatımın en kötü anı bu çalışanın içeri girdiği an oldu. Kovduğum hizmetçiydi! Şaşkın ve korkmuş bir halde bana baktı, gördüklerine inanamadı ve ben de onun gözleri yaşlarla dolu bir şekilde gittiğini gördüm."

Bu çağımızın en büyük efsanesi Adnan Kaşıkçı'nın hayat hikâyesidir. 
Zenginliğin doruğundan mezara, kefenini almaya gücü yetmeden ölüp giden bir adamın hikayesi.
 Zenginlikte devamlılık mümkün değildir, Kaşıkçı bunun bir örneğidir. 

Kıssadan hisse..
"Hayatta
Ne oldum değil, ne olacağım demeli" insan...

Alıntı

16 Kasım 2025 Pazar

SINIRSIZ UÇUŞ BİLETİ...

DÜNYANIN EN UYANIK YOLCUSU

 Steve Rothstein ile tanışalım bu Arkadaş... kendisine verilen sınırsız uçak bileti ile ABD hava yollarını adeta çıldırttı. 

  Yıl 1987, 250.000 Amerikan doları değerinde sınırsız uçuş hakkı sağlayan Gold First Clas Life Flight bileti satın alır bunun yanında 150.000 Amerikan doları değerinde refakatçi bileti de alır. Steve, 10.000'den fazla uçuş yapmış ve bu uçuşlar, ABD hava yollarına 20 yılda 21 milyon dolardan fazla bir miktara mal olmuştur. Bu duruma dur demek için 2008 yılında hava yolu şirketi bileti iptal etmek zorunda kalır. Steve bu süreçte İngiltere'ye 500, Tokyo'ya 120, Avustralya'ya ise 70 kez gitmiştir. Adam kafasına göre bazen bir restoranda yemek yemek için gider bazen maç için gider bazende bir kaç saatliğine gidip gelmiştir. En güzeli ise yardıma muhtaç olanlara yardım edermiş bunu ise; refakatçi biletini kullanarak onları istedikleri yerlere götürerek yapıyormuş. Canı sıkılınca yanında ki koltuk için olmayan kişi adına rezervasyon yaptırırmış bazende rezervasyon yaptırıp hiç gitmezmiş. En sonunda bu durum hava yolu şirketinin canına tak eder ve sınırsız biletini iptal eder. Steve, çıldırır, depresyona girer ve günlerce yataktan çıkmaz. Adamın elinden en sevdiği hobisi alınmış sevinecek hali yok ya susmaya da hiç niyeti yok. Hava yolu şirketine tazminat davası açar gerekçe ise, verdiği sözü ve güvenirliği ihlal ettiği için. Davayı kazanan Steve, hava yolu şirketinden 3 Milyon dolar tazminat alır ayrıca sınırsız uçuş bileti tekrar aktif hale getirilir Steve tekrar uçmaya başlar. İşte Dünyanın En Uyanık Yolcusu; Steve Rothstein kısa ve net hikayesi bu.. ALINTIDIR

15 Kasım 2025 Cumartesi

Antalya

Mussolini Türkiye'den Antalya'yı talep ediyordu.

Rodos'a 40 bin asker yığmıştı. İtalyan Sefiri Povli Atatürk ile görüşmek için Çankaya'ya geldi...

Povli kendini beğenmiş ve küstahça tavırlar ile bir şey ima etmeye çalışıyordu.

Konu oraya geldi. Atatürk bu laf üzerine sakince ayağa kalkarak: 

''Bana 10 dakika müsade etmenizi rica ederim.'' diyerek yan odaya geçti.

10 dakika sonra BÜYÜK ÖNDER tepeden tırnağa mareşal üniformasını ve çizmelerini giymiş olarak elçinin yanına döndü ve:

''Buyrun, şimdi sizi dinliyorum.'' dedi.

İtalyan büyük elçisi afallamış gözlerle sadece Atatürk'e bakıyordu.

Atatürk, Sefir'e:

''Söyle o koca herife o 40 bin askerle Antalya'yı alamaz ama ben 4 bin asker ile Roma'ya girerim...'' diye cevap verdi.

Kaynak: Resimli Tarih Mecmuası (1954, sayı 16 civarı)

*Memet Hoca 'ya teşekkürler.

11 Kasım 2025 Salı

Atatürk’ün Tabutunun Açıldığı Gün, 9 Kasım 1953.Atatürk'ün tabutu açıldı! Görenler inanamadı...(Lütfen zaman ayırıp okuyunuz.)Etnografya Müzesi’ndeki, Atatürk’ün tabutunun açıldığı gün, Ankara. (09.11.1953)Kasım 1953 Pazar gecesi saat 23:30’da, Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Prof. Mutlu, Ankara Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Kürsüsü başkanıydı. Patalogdu. Arayansa Ankara Valisi Kemal Aygün’dü. Aygün,-“Hocam” dedi, “10 Kasım günü Ata’mızın naaşını Anıtkabir’e taşıyacağız. Bunun için bir komite kurduk. Naaşı geleneklere uygun olarak toprağa defnedeceğiz. Ancak bozulmadan korunduğunu belgelemek için muayene etmenizi rica ediyoruz.”Prof. Mutlu önce reddetti. Mutlu, o sırada 40 derece ateşle yatıyordu. Hastalığını gerekçe göstererek, bu görevi bir başka meslektaşının yapmasını rica etti. Ancak Vali Aygün ısrarcıydı:-“Ben sizi sarar, sarmalar götürürüm. Bu tarihi bir görev.”Mutlu kabul etti ve 9 Kasım sabahı Etnografya Müzesi’ne gitti. Başbakan Adnan Menderes, Meclis Başkanı Refik Koraltan ve eski Başkan Abdülhalik Renda oradaydılar. Mutlu, görevden affını istemekle ne kadar büyük hata ettiğini o zaman anladı. Gerçekten tarihi bir tanıklıktı bu...Anıtkabir yapılana değin, Atatürk’ün naaşının korunabilmesi için “tahnit” denilen bir işlem uygulanmıştı. Gülhane Patolojik Anatomi Profesörü Dr. Lütfi Aksu tarafından gerçekleştirilen bu işlem sırasında naaşa, şırıngayla özel bir formül enjekte edilmiş ve üzerine formüllerin yapıştırıldığı iki küçük ilaç şişesi, Ata’nın koltuk altlarına yerleştirilmişti. Bu işlemden dolayı Atatürk’ün naaşı o günkü biçimiyle korunabilmişti. Ancak İslam dini, ölünün defnini şart koştuğundan, geçici tahnitin bozulması koşuldu. Atatürk’ün Anıtkabir’e naklinden önce bu işlem için bir komite kurulmuş, Başbakan Adnan Menderes’in huzurunda, tahnitin bozulması için Atatürk’ün tabutunun açılması kararlaştırılmıştı.Tabutun açılma günü gelip de, komite üyeleri toplanınca; Prof. Dr. Kâmile Mutlu “Başlayın” talimatını verdi. Mermer lahid sökülüyor, sonra betonlar kırılıyor ve tabutu kaldıracak olan makaralar, lahid salonunun tavanına yerleştiriliyordu.Meclis Başkanı Refik Koraltan, Başbakan Adnan Menderes ve devletin üst düzey temsilcileri tabutun çevresinde toplanmış, soluklar tutulmuştu. Tabut salonun zeminine yerleştirildikten sonra, Başbakan Menderes, “Hanımefendi, buyurunuz” diyerek, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan’ı tabutun yanına götürüyordu.Ve tabutun vidaları söküldü. Tahta tabutun içinde madeni bir sanduka bulunuyordu. Bu sandukada gaz birikmiş olma olasılığı düşünülerek, önce bir burgu ile delik açıldı. Gaz ya da koku çıkmadı.Sanduka talaş doluydu. Koruma solisyonuyla ıslatılmış tahta talaşıydı bunlar! Talaş, naaşın ayak yönüne doğru toplandı. Ağzı kapalı ve içi sıvı dolu bir şise bulundu talaş arasında. Bu, naaşı koruma için kullanılan solüsyondan bir örnekti, üzerinde terkibi yazılıydı. Atatürk'ün naaşı beyaz kefene sarılmış, sonra kahverengi bir muşambayla kaplanmıştı. Sargıları açmaya başladılar. Soluklar tutulmuştu... Onbeş yıl sonra ilk kez Ata’nın yüzünü göreceklerdi.Halk arasında, “Naaş çürüyüp bozulmuş”, “Çıkan gazlar tabutu patlatmış”, “Nöbetçiler kokudan bayılmış” gibi, bir yığın söylenti dolaşıyordu. Kefenin sargıları açılınca, Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu, orada bulunanların yardımıyla katafalka çıktı ve Atatürk’ün yüzüne baktı. Atatürk’ün derisi kahverengi bir hal almış; ama yüz hatları bozulmamıştı.Atatürk araştırmacısı Prof. Dr. Utkan Kocatürk’ün, Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu ile yaptığı sohbetten aktardıklarına göre, Prof. Mutlu, gördüğü tabloyu şöyle anlatıyordu:“Yüzünü örten ıslak pamuk kitlesi kaldırılınca, Atatürk'ün heykel gibi duran yüzü ile karşılaştım. Uzun sarı saçlarından ince bir tutam, sol göz kapağının üzerine düşmüştü. Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyuyor gibiydi.”Prof. Mutlu, kenarda bekleyen komite üyelerini tabutun başına çağırdı. Onlar da tek tek tabutun içine baktılar. En başta Başbakan Adnan Menderes vardı. Koyu renk takım elbisesi içindeki Menderes de, yanındakilerin yardımıyla katafalka çıktı, ürkek bir biçimde aşağı, tabuta doğru baktı.O an neler olduğunu Prof. Mutlu şöyle anlatıyor:-“Menderes çok heyecanlandı. Rengi sapsarı oldu. Bir de baktım ki, müzenin kapısına doğru gidiyor. Atatürk’ün yüzüne bakmadı. Tahmin ediyorum, kendinde o kuvveti bulamadı.”En sona Abdülhalik Renda kalmıştı. O da Ata’yla karşı karşıya gelir gelmez, tabutun yanına yığılıverdi.Salondaki herkes Atatürk’ü tek tek gördükten sonra naaş, tekrar solüsyonla ıslatıldı. Ata’nın başı pamuklarla örtüldü ve vücudu beyaz kefenle sarıldı.Bu sırada bir komiser, orada görevli adli tıp doçenti Doç. Dr. Cahit Özen’in yanına yaklaşıp avucunda taşıdığı bir kağıdı gösterdi ve şöyle dedi:-“Bu kağıdı Atatürk’ün hemşiresi Makbule Hanım gönderdi. Kefenin içine, Atatürk’ün göğsü üstüne konmasını istiyor.”Doç. Dr. Özen kağıda bir göz attı. Eski Türkçe bir şeyler yazılıydı.-“Böyle bir kağıdı Atatürk kabul etmez. Bize kızar, darılır” dedi. Komiser kağıdı katlayıp, cebine koydu ve uzaklaştı. Tüm işlemler bittikten sonra, salonda bulunanlar naaşın iki yanından geçip hep bir ağızdan besmele çektiler ve naaşı yeni tabuta yerleştirdiler. Bu tabut da, 15 yıl içinde yattığı büyük gülağacı tabutun içine konuldu. Üzeri bayrakla örtüldükten sonra, kapağı kapatıldı.Ve 10 Kasım 1953 sabahı, Atatürk'ün naaşı 12 askerin omuzları üzerinde, 15 yıl önce onu Dolmabahçe’den Ankara’ya getiren top arabasına yerleştirilip, 136 asteğmenin çektiği bu arabayla, matem marşı eşliğinde, son durağı olacak Anıtkabir’e taşınıyordu. Etnografya Müzesi’nden Anıtkabir’e doğru yol alan korteji, Atatürk’ün kardeşi Makbule Hanım hıçkırıklar içinde izliyordu.Bu arada ülkemizdeki tüm din cemaatlerinin temsilcileri de kortejde yerlerini almıştı. Ermeni, Yahudi, Katolik ve Rum temsilcilerle, dönemin Diyanet İşleri Başkanı birlikte yürüyorlardı. Radyodan yayımlanan o görkemli tören, en az 15 yıl önceki denli hüzünlü geçiyor, başkent cadde ve sokakları, insan yığınlarıyla dolup taşıyordu. Atatürk, sonsuza değin kalacağı Anıtkabir’e taşınıyordu!Osman Ersoy ve Halide İntepe, 10 Kasım 1953’te Etnografya Müzesi’nde asistan olarak çalışıyorlardı. Bu nedenle müzede yapılan töreni ve tabutun içindeki Atatürk’ü son kez görme fırsatını buldular. Osman Ersoy izlenimlerini şöyle anlatıyor:-“Sağlığında görmemiştim Atatürk’ü... Korkunç heyecanlıydım. Biz çalışanlar, asistanlar, memurlar sırayla katafalka çıktık. Oldukça sararmış ve küçülmüş bir çehre... Bir, iki günlük sakalı vardı. Kaşları fevkalâde iyi şekilde fark ediliyordu.”Halide İntepe ise şunları söylüyor:-“Tabut kapanmadan en son gittim baktım. Başı yana doğru eğikti. Yüzü hiç bozulmamıştı. Azıcık sakalları çıkmıştı. Hani insan hasret giderek ölürse, gözleri aralık kalırmış ya, öyle aralıktı gözleri... Ama bir ölü yüzü yoktu. Uyuyor gibiydi...Kaynak: Semra Atay, Başkent Üniversitesi Kültür Yayını Bütün Dünya Dergisi, Sayı: 2008/11. Sayfa: 27-31(Alıntı)

Atatürk’ün Tabutunun Açıldığı Gün, 9 Kasım 1953.
Atatürk'ün tabutu açıldı! 
Görenler inanamadı...

(Lütfen zaman ayırıp okuyunuz.)

Etnografya Müzesi’ndeki, Atatürk’ün tabutunun açıldığı gün, Ankara. (09.11.1953)

Kasım 1953 Pazar gecesi saat 23:30’da, Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı. Prof. Mutlu, Ankara Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Kürsüsü başkanıydı. Patalogdu. Arayansa Ankara Valisi Kemal Aygün’dü. 

Aygün,

-“Hocam” dedi, “10 Kasım günü Ata’mızın naaşını Anıtkabir’e taşıyacağız. 
Bunun için bir komite kurduk. 
Naaşı geleneklere uygun olarak toprağa defnedeceğiz. 
Ancak bozulmadan korunduğunu belgelemek için muayene etmenizi rica ediyoruz.”

Prof. Mutlu önce reddetti. 
Mutlu, o sırada 40 derece ateşle yatıyordu. Hastalığını gerekçe göstererek, bu görevi bir başka meslektaşının yapmasını rica etti. 
Ancak Vali Aygün ısrarcıydı:

-“Ben sizi sarar, sarmalar götürürüm. 
Bu tarihi bir görev.”

Mutlu kabul etti ve 9 Kasım sabahı Etnografya Müzesi’ne gitti. 
Başbakan Adnan Menderes, Meclis Başkanı Refik Koraltan ve eski Başkan Abdülhalik Renda oradaydılar. 
Mutlu, görevden affını istemekle ne kadar büyük hata ettiğini o zaman anladı. 
Gerçekten tarihi bir tanıklıktı bu...

Anıtkabir yapılana değin, Atatürk’ün naaşının korunabilmesi için “tahnit” denilen bir işlem uygulanmıştı. 
Gülhane Patolojik Anatomi Profesörü Dr. Lütfi Aksu tarafından gerçekleştirilen bu işlem sırasında naaşa, şırıngayla özel bir formül enjekte edilmiş ve üzerine formüllerin yapıştırıldığı iki küçük ilaç şişesi, Ata’nın koltuk altlarına yerleştirilmişti. 
Bu işlemden dolayı Atatürk’ün naaşı o günkü biçimiyle korunabilmişti.
 Ancak İslam dini, ölünün defnini şart koştuğundan, geçici tahnitin bozulması koşuldu. 
Atatürk’ün Anıtkabir’e naklinden önce bu işlem için bir komite kurulmuş, Başbakan Adnan Menderes’in huzurunda, tahnitin bozulması için Atatürk’ün tabutunun açılması kararlaştırılmıştı.

Tabutun açılma günü gelip de, komite üyeleri toplanınca; Prof. Dr. Kâmile Mutlu “Başlayın” talimatını verdi. 
Mermer lahid sökülüyor, sonra betonlar kırılıyor ve tabutu kaldıracak olan makaralar, lahid salonunun tavanına yerleştiriliyordu.

Meclis Başkanı Refik Koraltan, Başbakan Adnan Menderes ve devletin üst düzey temsilcileri tabutun çevresinde toplanmış, soluklar tutulmuştu. 
Tabut salonun zeminine yerleştirildikten sonra, Başbakan Menderes, “Hanımefendi, buyurunuz” diyerek, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan’ı tabutun yanına götürüyordu.

Ve tabutun vidaları söküldü. 
Tahta tabutun içinde madeni bir sanduka bulunuyordu. 
Bu sandukada gaz birikmiş olma olasılığı düşünülerek, önce bir burgu ile delik açıldı.
 Gaz ya da koku çıkmadı.

Sanduka talaş doluydu. 
Koruma solisyonuyla ıslatılmış tahta talaşıydı bunlar! 
Talaş, naaşın ayak yönüne doğru toplandı. 
Ağzı kapalı ve içi sıvı dolu bir şise bulundu talaş arasında. 
Bu, naaşı koruma için kullanılan solüsyondan bir örnekti, üzerinde terkibi yazılıydı. 
Atatürk'ün naaşı beyaz kefene sarılmış, sonra kahverengi bir muşambayla kaplanmıştı. Sargıları açmaya başladılar. 
Soluklar tutulmuştu... 
Onbeş yıl sonra ilk kez Ata’nın yüzünü göreceklerdi.

Halk arasında, “Naaş çürüyüp bozulmuş”, “Çıkan gazlar tabutu patlatmış”, “Nöbetçiler kokudan bayılmış” gibi, bir yığın söylenti dolaşıyordu. 
Kefenin sargıları açılınca, Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu, orada bulunanların yardımıyla katafalka çıktı ve Atatürk’ün yüzüne baktı. 
Atatürk’ün derisi kahverengi bir hal almış; ama yüz hatları bozulmamıştı.

Atatürk araştırmacısı Prof. Dr. Utkan Kocatürk’ün, Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu ile yaptığı sohbetten aktardıklarına göre, Prof. Mutlu, gördüğü tabloyu şöyle anlatıyordu:

“Yüzünü örten ıslak pamuk kitlesi kaldırılınca, Atatürk'ün heykel gibi duran yüzü ile karşılaştım. 
Uzun sarı saçlarından ince bir tutam, sol göz kapağının üzerine düşmüştü. 
Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyuyor gibiydi.”

Prof. Mutlu, kenarda bekleyen komite üyelerini tabutun başına çağırdı. 
Onlar da tek tek tabutun içine baktılar. 
En başta Başbakan Adnan Menderes vardı. Koyu renk takım elbisesi içindeki Menderes de, yanındakilerin yardımıyla katafalka çıktı, ürkek bir biçimde aşağı, tabuta doğru baktı.

O an neler olduğunu Prof. Mutlu şöyle anlatıyor:

-“Menderes çok heyecanlandı. 
Rengi sapsarı oldu. 
Bir de baktım ki, müzenin kapısına doğru gidiyor. 
Atatürk’ün yüzüne bakmadı. 
Tahmin ediyorum, kendinde o kuvveti bulamadı.”

En sona Abdülhalik Renda kalmıştı. 
O da Ata’yla karşı karşıya gelir gelmez, tabutun yanına yığılıverdi.

Salondaki herkes Atatürk’ü tek tek gördükten sonra naaş, tekrar solüsyonla ıslatıldı. Ata’nın başı pamuklarla örtüldü ve vücudu beyaz kefenle sarıldı.

Bu sırada bir komiser, orada görevli adli tıp doçenti Doç. Dr. Cahit Özen’in yanına yaklaşıp avucunda taşıdığı bir kağıdı gösterdi ve şöyle dedi:

-“Bu kağıdı Atatürk’ün hemşiresi Makbule Hanım gönderdi. 
Kefenin içine, Atatürk’ün göğsü üstüne konmasını istiyor.”

Doç. Dr. Özen kağıda bir göz attı.
 Eski Türkçe bir şeyler yazılıydı.

-“Böyle bir kağıdı Atatürk kabul etmez. 
Bize kızar, darılır” dedi. 
Komiser kağıdı katlayıp, cebine koydu ve uzaklaştı. 
Tüm işlemler bittikten sonra, salonda bulunanlar naaşın iki yanından geçip hep bir ağızdan besmele çektiler ve naaşı yeni tabuta yerleştirdiler. 
Bu tabut da, 15 yıl içinde yattığı büyük gülağacı tabutun içine konuldu. 
Üzeri bayrakla örtüldükten sonra, kapağı kapatıldı.

Ve 10 Kasım 1953 sabahı, Atatürk'ün naaşı 12 askerin omuzları üzerinde, 15 yıl önce onu Dolmabahçe’den Ankara’ya getiren top arabasına yerleştirilip, 136 asteğmenin çektiği bu arabayla, matem marşı eşliğinde, son durağı olacak Anıtkabir’e taşınıyordu. 
Etnografya Müzesi’nden Anıtkabir’e doğru yol alan korteji, Atatürk’ün kardeşi Makbule Hanım hıçkırıklar içinde izliyordu.

Bu arada ülkemizdeki tüm din cemaatlerinin temsilcileri de kortejde yerlerini almıştı. 
Ermeni, Yahudi, Katolik ve Rum temsilcilerle, dönemin Diyanet İşleri Başkanı birlikte yürüyorlardı. 
Radyodan yayımlanan o görkemli tören, en az 15 yıl önceki denli hüzünlü geçiyor, başkent cadde ve sokakları, insan yığınlarıyla dolup taşıyordu. 
Atatürk, sonsuza değin kalacağı Anıtkabir’e taşınıyordu!

Osman Ersoy ve Halide İntepe, 10 Kasım 1953’te Etnografya Müzesi’nde asistan olarak çalışıyorlardı.
 Bu nedenle müzede yapılan töreni ve tabutun içindeki Atatürk’ü son kez görme fırsatını buldular. 
Osman Ersoy izlenimlerini şöyle anlatıyor:

-“Sağlığında görmemiştim Atatürk’ü... 
Korkunç heyecanlıydım. 
Biz çalışanlar, asistanlar, memurlar sırayla katafalka çıktık. 
Oldukça sararmış ve küçülmüş bir çehre... 
Bir, iki günlük sakalı vardı. 
Kaşları fevkalâde iyi şekilde fark ediliyordu.”

Halide İntepe ise şunları söylüyor:

-“Tabut kapanmadan en son gittim baktım.
 Başı yana doğru eğikti. 
Yüzü hiç bozulmamıştı. 
Azıcık sakalları çıkmıştı. 
Hani insan hasret giderek ölürse, gözleri aralık kalırmış ya, öyle aralıktı gözleri... 
Ama bir ölü yüzü yoktu. 
Uyuyor gibiydi...

Kaynak: Semra Atay, 
Başkent Üniversitesi Kültür Yayını Bütün Dünya Dergisi, Sayı: 2008/11. Sayfa: 27-31
(Alıntı)

4 Kasım 2025 Salı

AYŞE TATİLE ÇIKSIN....

20 Temmuz 1974 günü başlayan Kıbrıs Barış Harekatı üçüncü gününde ilan edilen ateşkesle durdurulmuştu. Türkiye planladığının fazlasını elde etmişti. Harekata katılan komutanlardan Kenan Evren, "ileride müzakere masasında veririz diye fazla toprak aldık" demişti.
O masa hemen kuruldu. Üç garantör devlet, Türkiye, Yunanistan ve Britanya, Cenevre'de görüşmelere başladı. Türkiye anlaşma sağlanamaması halinde harekata devam etme kararındaydı. 

Cenevre Konferansında Türkiye'yi temsil eden Dışişleri bakanı Turan Güneş, yola çıkmadan önce Başbakan Ecevit'e bir parola vermişti: "Ayşe tatile çıksın." Bu söz konferansın sonuçsuz kaldığı anlamına geliyordu. Buradaki "Ayşe" Turan Güneş'in kızı, Prof. Dr. Ayşe Güneş Ayata idi. Cenevre'den gelen mesaj parolayı içeriyordu ve yine üç gün sürecek ikinci harekat başladı..

Bu parola öğrenildikten sonra "Ayşe tatile çıksın" sözü halk dilinde hızla popülerleşti. "Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla" sözünün yerini almıştı. Üçüncü şahısların bilmesi istenmeyen mesajlar bu şekilde veriliyordu. Bazen "filanca yerde buluşalım" veya "sakın şöyle yapma" anlamı taşıyor, bazen çocukların yatma vaktinin geldiğini bildiriyordu. 

1975'te Ecevit ve Güneş, aileleriyle birlikte Kıbrıs'ı ziyaret ettiklerinde, onları karşılayan halk "Ayşe, Ayşe" diye tempo tutmuş, her gören Ayşe'yle fotoğraf çektirmek istemiş, bu kadar ilgiden gerilen genç Ayşe'nin Kıbrıs tatili zehir olmuştu..
(DERYA BENGİ- ERDİR ZAT, "100. Yılında Cumhuriyet'in Popüler Kültür Haritası-2 / 1950-1980", YKY, 2023, sf. 37)

3 Kasım 2025 Pazartesi

ŞAHLAR DA ÖLÜMLÜDÜR...

ŞAH 

Muhammed Rıza Şah Pehlevi İran'ın son hükümdarıydı.

İsviçre'de eğitim gören Şah Rıza Pehlevi, 1941 yılında baba Şah hayattayken tahta çıktı.

Başından üç evlilik geçti.

İlk eşi Fevziye ve ikinci eşi Süreyya hanedanın devamı için erkek çocuk doğuramadığı gerekçesiyle uzaklaştırıldı.

Üçüncü ve son eş Farah Diba ile 1959 yılında evlendi.

Üç kızı ve iki oğlu dünyaya geldi.

İran eski bir medeniyet, verimli toprakları ve zengin petrol yatakları olan bir ülke.

Rıza Şah babasından kalan ülkesini daha zengin ve modern hale getirdi.
Tarımda, sanayide hızlı gelişme sağladı.

"Ak Devrim" adıyla kalkınma programını hayata geçirdi.

Yollar, köprüler, hastaneler, havalimanları ve çeşitli yatırımlar yaptı.

Amerikan dostuydu. Daha sonra Avrupalı liderlerle de iyi ilişkiler kurdu.
İran halkının desteğini almıştı.

1957 yılında ABD'nin desteğiyle İran Gizli Polis Teşkilatı olan SAVAK'ı kurdu.

1961 yılında Millet Meclisi'ni kendine bağladı.

İsrail Devleti kurulunca, Türkiye'den sonra tanıyan iki müslüman ülkeden biri oldu.

Kendisine bağlı özel koruma ordusu kurdu.

Liyakatı değil sadakati ön plana aldı.

Yakın çevresini yandaş yalakalarla doldurdu.

Kendisine muhalefet yapan, eleştiren herkesi düşman gibi görmeye başladı.

Siyasetçi, yazar, gazeteci, akademisyen, aydınlar, sinema sanatçıları ve hatta film senaristlerini bile SAVAK kanalıyla baskı ve zulüm altına almaya başladı.

Haksız tutuklamalar, tehditler, şantajlar, faili meçhul cinayetler hızla artış gösterdi.

Yandaş basın yarattı ve sonunda kendi partisi olan Rastahiz (Diriliş Partisi) dışında bütün siyasi partileri kapattı.

Rıza Şah Pehlevi 1967 yılında kendini krallar kralı (Şehinşah) karısı Farah Diba'yı ise en büyük imparatoriçe (Şahbanu) ilan etti.

Şah, kendisini dünya lideri, İran'ı ise küresel güç olarak görmeye başladı.
Kibir ve gurur içinde, bütün dünya liderlerinin kendisini kıskandığını ve kendisine gizli hayranlık duyduğunu sanıyordu.

Saray'da ihtişam içinde, özel yetiştirilmiş gıdalarla beslenmeye başladı. 

Altın, mücevher ve süs tutkunuydu. 
Gösterişe ve itibara büyük önem veriyordu.

Rıza Şah Pehlevi aslında ülkesini soyuyordu.
Soygunu üç kanaldan yapıyordu.
1) Vakıf 
2) Banka 
3) Özel büro.

Kendisine bağlı çeşitli vakıflar hayır işleri yapıyormuş gibi gösterip milletin kene gibi kanını emiyordu.

İran'daki bütün bankalarda Pehlevi ailesinin parası vardı ama içlerinden bir tanesi özeldi ve bütün yurtdışı para transferlerini o kanaldan gerçekleştiriyordu. 

Ayrıca Merkez Bankası Şah'ın tam kontrolu altındaydı. 
Dövizlerde kur değişikliği, emisyon hacmi ve rezervlerde Şah'ın izni olmadan işlem yapılmıyordu.

Ve üçüncü ayak Özel Muhasebe Bürosu güçlü bir holding gibi çalışıyordu. İhaleler, finansman işlemleri, ekonomik bütün hisse hareketleri buradan yönetiliyordu. Petrol ihracatından önemli pay alıyordu. Dünyada 207 tane çok uluslu şirkette ortaklık vardı. Burası İran iş dünyasının kalbiydi. Ekonominin bütün verileri izleniyordu ve Şah'ın şirketi olarak tanınıyordu.

Gelelim filmin sonuna..

Şah, ailesi ve çok yakınlarından oluşan 20 kişilik bir grup 16 Ocak 1979 günü Tahran Havalimanı'ndan özel uçakla havalandı.

Bir çok ülkeye sığınma başvurusu yapmıştı.

Eğitimini yaptığı ve adeta ikinci vatanı gibi sevdiği İsviçre ret yanıtı veren ilk ülke oldu.

Aşık olduğu ikinci karısı Süreyya'nın yaşadığı ve kendisinin de çok sevdiği ve yaşamak istediği Paris'in Elysee Sarayı'ndan da ret cevabı geldi. Fransa'da Şah'ı istemiyordu. 

Fransa'nın yavrusu minik bir prenslik olan Monaco'dan da ret yanıtı geldi.

Şah'ı ve ailesini kimse istemiyordu. Oysa dünyanın pek çok ülkesinde bankalarda serveti yatıyordu.

Şah'ın en güvendiği ülkelerden Meksika ve Kanada yanıt verme zahmetine bile katlanmazken, İngiltere kısa bir açıklamayla Şah'ı kabul edemeyeceğini açıkladı.

Kendisini küresel lider gibi gören Şah açıkta kalmıştı.

Sonuçta ABD'nin efsane Dışişleri Bakanı Kissinger devreye girdi, Rockefeller ve Başkan Carter'ın aracılığıyla, Bahama Adaları Şah'ı sadece üç aylığına misafir edebileceğini açıkladı.

Şah ve yanındakiler Bahama'ya indi ve zor günleri başladı. 

Ancak üç ay dolmadan Bahama bu ünlü ailenin ülkeden çıkmasını istedi.

Tekrar Kissinger'e ricada bulundular ve geçici süre için Meksika'ya sığındılar.

Bu arada Güney Afrika Cumhuriyeti'ne başvurdular ve ret yanıtı geldi.

Panama ev hapsi koşuluyla Şah ve ailesini kabul etti.

O günlerde imparatoriçe Farah Diba Pehlevi Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'ın karısı Cihan'a telefon açıp, ağlayarak yalvardı ve acil yardım istedi.

Mısır, Pehlevi ailesini ülkesine davet etti.

Kadın dayanışması ve annelik hissiyatı bir aileyi kurtarmıştı. 

Mısır Devlet Başkanı Sedat, Şah ve ailesine Kahire'de bir saray tahsis etti ve Rıza Şah Pehlevi yaşama gözlerini kapadığı 27 Temmuz 1980 tarihine kadar burada yaşadı.

Pankreas kanserinden ölmüştü ve fırtınalı geçen hayatı 59 yaşında noktalanmıştı.

Şah'ın kişisel ve aile fertleriyle birlikte servetinin ne olduğunu hiç kimse öğrenemedi.
Halen de bilinmiyor. Ortada sadece tahminler var.

Humeyni yönetime geldikten hemen sonra Şah döneminde yurtdışına milyar Dolarlar aktaran 177 kişilik bir liste açıkladı. Bu listede bazı bakanlar, belediye başkanları ve kamu yöneticileri vardı. Bu liste buzdağının sadece görünen yüzüydü!.. 

Bir başka eylem.. Tahran'daki ABD Büyükelçiliği Humeyni döneminde 1979 Kasım ayında basıldı ve 52 Amerikalı rehin alındı. 

İran Hükümeti ABD'den Şah'ın kendisi ile kaçırdığı servetinden 36 milyar Dolar'ın İran'a iadesini istedi ancak ABD kabul etmedi.

Şah'ın ve ailesinin İran dışına ne kadar para kaçırdığı bilinmiyor. Zira farklı ve gizli, sahte isimlerle pek çok ülke ile vergi cenneti olarak adlandırılan bazı adalarda açılan binlerce hesap vardı.

Büyük diktatör Rıza Şah Pehlevi 59 yaşında öldü.

Mahsun prenses Süreyya tek başına yaşadı, 2001'de Paris'teki evinde öldü, mirasçısı olmadığı için tüm serveti devlete kaldı.

Son eş Farah Diba 1980 yılında dul olarak Kahire'den ayrıldı.

Çocuklardan Leyla 31 yaşında kokain ve ilaç komasına girerek öldü. 

Ali Rıza Pehlevi 45 yaşında başına kurşun sıkarak yaşama veda etti.

Pek çok ülkede yüzlerce bankaya transfer edilen paralar devletlerin hazine hesaplarına geçti ve bir masal noktalandı.

Savak yöneticilerinden eski bir polis şefi Pervez Sadeghi "Humeyni rejiminin başarısı kendisinden değil, Pehlevi dönemindeki soygunlar, yolsuzluklar, hukuksuzluklar ve haksızlıklardan kaynaklanıyor.." diyerek aslında geniş fotoğrafa dip notu koyuyordu.

Paranın gücüne inanarak kendisini ilah gibi gören kibirli insanlara Şah Rıza Pehlevi rol model olmalı ve ciddi bir hayat dersi çıkarılmalıdır.
Alıntıdır.

22 Ekim 2025 Çarşamba

İSTANBUL ŞEHRİNİN ORTASI...

İSTANBUL' UN ORTASINI TEMSİL EDEN TAŞ

İstanbul’un kalbi…
Kimi haritalarda çizgilerle, kimi gönüllerde anılarla belirlenir. Fakat Mimar Sinan, bu şehri yalnızca taşla değil, ölçüyle, dengeyle ve ruhla anlamaya çalıştı. Rivayete göre Şehzadebaşı Külliyesi’ni inşa ederken Eyüp’ten Sarayburnu’na kadar uzanan hesaplamalar yaptı; İstanbul’un tam ortasını buldu. Ve o noktaya bir taş dikti…

Bugün o taş, Şehzadebaşı Camii’nin güneydoğu köşesinde, sessizce geçmişi bekler. Üstü asfaltla kapanmış, altı görünmez olmuş ama hikâyesi hâlâ oradadır. Eskiden döndüğü söylenen yeşil somaki mermer sütun, artık dönmese de şehrin kalp atışıyla birlikte yaşar.

Evliya Çelebi de Seyahatnâme’sinde bu yere değinir:

“Bütün mühendisler, üçgen şekilli olan İstanbul’un ortası bu Şehzade Camii yeridir.”

Küfeki taşlarıyla örülü, Marmara mermerinden başlıkla taçlandırılmış bu küçük sütun, aslında bir medeniyetin merkezini temsil eder.
Yüzyıllardır yanlışlıkla porfir ya da granit sanılmış bu taşın asıl adı “Mısır pudingi”dir — Roma döneminde Nil kıyısındaki ocaklardan çıkarılıp İstanbul’a getirilmiştir. Antik çağın deyimiyle “Lapis Hexecontalithos”…
Yani “Altmış taşlı kaya”.

Belki artık dönmez,
belki kimse fark etmeden yanından geçer…
Ama o sütun, İstanbul’un ruhunun merkezine dikilmiş bir işarettir.
Bir mühendislik harikasının, bir şehrin ve bir çağın kalbidir o.

18 Ekim 2025 Cumartesi

TAKSİM ANITI


TAKSİM ANITI
( ile ilgili bilinmeyenler)
Belki bilmezsiniz ama Taksim Cumhuriyet Anıt’ında Atatürk’ün solunda iki Rus yer almaktadır.
Bu kişiler ünlü Rus mareşal Kliment Voroşilov ile ünlü Sovyet KGB kurucusu Mihail Frunze.
Bu kişiler Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşunda oynadıkları önemli rolü Atatürk’ün özel emri ile tüm gelecek nesiller için asla unutulmasınlar diye burada yer almaktadırlar.
Ne yazık ki günümüzün Türk nesli bu kişilerin ne adlarını biliyor ne de ne yaptıklarını.
16 mart 1921 yılında özel törende Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyet’i ile Türkiye arasında “Dostluk ve kardeşlik sözleşmesi” imzalanmıştır. Bu sözleşmeye göre henüz kurulmamış Türkiye Cumhuriyet’ine Türk milletinin yabancı istilacılardan özgürlüğünü kazanabilmesi için 1878 yılından beri Rusya sınırlarına dahil edilen Kars, Ardağan ve Artvin bölgeleri verilmiştir. Sözleşmeye göre Rusya Türk halkına 10 milyon altın ruble ile askeri mühimmat hibe edecekti
Ağustos 1921’de Rusya Mikail Frundze’yi Türkiye’ye elçi olarak atamıştır. Frundze Türkiye’de Aralık 1921 ile Ocak 1922 tarihleri arasında bulunmuştur. Türkiye’nin bulunduğu ağır ekonomik durumunu ve içinden çıkamadığı savaşı Rus halkına ve Sovyet yönetimine ileten Frundze acilen Türkiye halkı için yardımının arttırılmasını istemiştir. Rusya bulunduğu ağır ekonomik durumuna henüz yeni biten iç ve dış düşmanlara karşı verilen savaşa rağmen Frundze’ye kulak vermiş ve yardımını esirgememiştir.
S. Aralov yazdığı hatıra kitabında Türkiye’ye gitmeden önce Lenin’in kendisine söylediği sözleri şöyle vermektedir.Lenin:
“Türk halkı özgürlük savaşını vermektedir. Merkez Komitesi oraya savaş sanatını bildiğiniz için yolluyor”.
Yabancı istilacılara karşı geçilecek taaruz öncesi hazırlık aşamasında 1922 Mart-Nisan aylarında Mustafa Kemal’in davetlisi olarak elçi S. Aralov, askeri ataşe K. Zvonaryov ve Azerbaycan elçisi İbrahim Abilov’un katılımı ile tüm Türk silahlı kuvvetleri denetimden geçmiştir. Misafirler kara ve atlı birlikleri ziyaret etmiş, iki ordunun komuta merkezlerine gitmiş, Konya’da bulunan yedek ordunun denetiminde bulunmuşlardır.
Misafirlerin katılımı ile Türk Silahlı kuvvetlerin ilk yıldönümü kutlaması gerçekleşmiştir. Kutlamalardan sonra misafirler Türk askerlerine hediyeler dağıtmıştır. Hediyelerin üstünde Türkçe olarak “Sovyet Kızıl Ordusundan Türk Askerine” diye bir yazı bulunuyormuş.
16 Mart 1921’de imzalanan sözleşme çerçevesinde taarruz öncesi 1921-1922 yıllarında Rusya’nın Novorossiysk, Tuapse ve Batum limanlarından Türkiye’ye 39 bin adet tüfek, 327 adet makineli tüfek, 54 top, 63 milyon tüfek mermisi, 147 bin top mermisi, giysiler vs getirilmiştir. Bunun dışında Rus Beyaz ordusunun 1918’de doğu sınırlarda bıraktığı tüm askeri muhhimat da Türkiye’ye getirilmiştir.
1921 yılında iki savaş gemisi “Jutkiy” (Korkunç) ile “Jivoy” (Canlı) Türkiye’ye hibe edilmiştir.
Rusya Hükümeti Ankara’da hala Makine Kimya olarak bilinen mermi üretim fabrikasının kurulması için tüm gerekli donanımı hibe etmiştir. Donanım ile birlikte çok miktarda hammadde de getirilmiştir ve Türk işçilere eğitim verilmiştir.
Bunun dışında Moskova’da imzalanan sözleşmeye göre Türkiye halkına vaad edilen 200,6 kg saf altın Sovyet diplomatik misyonun başında bulunan Y. Upmal-Angarskiy tarafından Türkiye Hükümetine teslim edilmiştir.
Mikail Frundze yetim kalan Türk çocuklarının barınması için kurulacak olan yetimhaneler için 100 bin altın ruble Türkiye Hükümetine Trabzon’da teslim etmiştir. S. Aralov ise Nisan 1922’de Türk Silahlı Kuvvetlerine ayrıca tipografi ve sinema aparatları için 20 bin lira hibe etmiştir. Aynı zamanda Aralov Rusya Hükümeti tarafından vaad edilen 10 milyon altın ruble yardımının son 3.5 milyonluk kısmını da Türkiye’ye geldiğinde beraberinde getirmiştir.
İki halkın kardeşlik bağları Lozan ön görüşmelerinde ve Lozan antlaşması esnasında daha da pekileşmiştir. SSCB Hükümeti 1922-23 yıllarında Türkiye’nin boğazlar üzerindeki tek başına hakim olması gerektiğinin tezini savunarak Türkiye’ye destek çıkmıştır.
Lozan antlaşmazından sonra Türkiye bağımsızlığını kazanmış tüm yabancı istilacıların Türkiye’den çekilmesi sağlanmıştır. TBMM Mustafa Kemal Atatürk’ü ilk Cumhurbaşkanı seçmiştir. 31 Ekim 1923’te SSCB Merkez Komitesinin başkanı M. Kalinin (Dönenmiş SSCB başkanı) Atatürk’e yolladığı teleğramda şunları söyledi:
“Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerin Birliği halkları adına nihayi olarak despot monarşi rejiminin kalkması ve Türkiye Cumhuriyet’inin kurulması dolayısıyla kardeş Türk milletini ve dost Türkiye hükümetini sıcakça selamlıyorum. Sizi, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa’yi, yabancı istilacılara karşı kahramanca savaşan Türk milletinin üstün yetenekli yönetici olarak Türkiye Cumhuriyet’inin Cumhurbaşkanı seçildiğiniz için tebrik ediyorum. Eminim ki, asla bağı kopmayacak halklarımız arasındaki dostluk zaman içerisinde gittikçe pekişecektir ve iki devletin de gelişmesine vesile olacaktır.”
Ağustos 1928’de açılan Türkiye Cumhuriyet Anıtı gelecek nesiller için Türkiye Cumhuriyet’inin kurucuları yer almıştır. İşte Atatürk’ün sağında yer alan Türk halkının kahramanları, Türkiye Cumhuriyetin kurucuları arasında yer alan Kliment Voroşilov il Mikail Frundze:
Surits zamanında Voroşilov ziyareti esnasında SSBC ile Türkiye arasında dostluk ve işbirliği sözleşmesi imzalanmıştır. Bir çok kültürel ve siyasi gelişmelerde Türkiye ve SSCB birlikte hareket etmiştir.
Yeni bağımsız devletlerin gelişmesi adına, emperyalizm ve kapitalizm’den bağımsız olmak için SSCB birçok devlete elinden gelen yardımı üstlenmiştir. Sadece Türkiye’de Atatürk zamanında SSCB desteği ile birçok hafif ve ağır sanayi fabrikaları kurulmuştur.
İsmet İnönü’nün başında bulunduğu heyet 25 Nisan 1932’de SSCB’yi ziyaret eder. Kendisi burada 15 gün boyu 70 fabrikayı ziyaret ederken yanında bulunan tekstil uzmanları Şerif Onay ile Kamil İbrahim SSCB’de ta 9 Hazirana kadar kalarak SSCB’nin endüstrisini incelemişlerdir.
Heyetin Stalin’den istediği yardım kısa zamanda Türkiye’ye ulaşmıştır. SSCB kardeş Türk halkının kalkınması için gerekli çalışmaları tespit edecek heyeti göndermiştir. SSCB Devlet Gelişmesinin Planlama Enstitüsü başkanı Prof. Orlov’un başındaki heyet Türkiye’ye gelerek 22 Eylül 1932’de raporunu hazırlamıştır ve sunmuştur. Gitmeden önce İstanbul Üniversitesinde konferans veren Orlov şunları söyledi:
“Sevinçle emin oldum ki aklı ile enerjileri ile eğitimi ile Türk mühendisleri ne bizden ne de başka ülkelerdeki mühendislerden farklı değildir. Kendileri bize gayet iyi yardımcı olmuştur. Neden Avrupa’dan mühendis çağırdığınızı açıkçası anlamış değilim.”
21 Ocak1934’te imzalanan sözleşme ile SSCB Türkiye’ye verdiği 20 yıllık faizsiz kredi ile daha önce Prof.Orlov tarafından belirlenen Nazilli (Denizli) ve Kayseri mevkilerinde iki tekstil fabrikası kuruluşu kararlaştırılmıştır. Fabrikalar Sovyet mühendisler tarafından kurulmuş tüm teçhizat Rusya’dan getirilmiştir. Atatürk fabrikaların açılışını ölümünden bir ay önce yapmıştır.
Türkiye o dönemde Osmanlı’dan kalan borçların ağır yükü altında kalmıştır. SSCB halklarının yardımı ile Türkiye ekonomisi ilk defa nefes almıştır. SSCB Hükümeti yaptığı tüm yardımları para karşılığı değil barter yani değiş tokuş şeklinde yapmıştır. SSCB yaptığı yardımlar karşılığında Türkiye’nin ürettiği ürünleri almaya kabul ederek Türkiye’nin bu ürünleri dış pazarda satma zorluğundan kurtarmıştır. Türkiye eski sanayı bakanı Mehmet Turgut 1964’te yazdığı kitapta bu antlaşmayı Türkiye’de devletçiliğin başlangıcı olarak nitelendirmiştir. Fabrikalar Türkiye’deki ilk tekstil fabrikaları olmuştur. Fabrikalar kurulurken SSCB’de eğitim gören Türk işçileri ve mühendisleri kısa zamanda fabrikayı çalıştırır hale gelmişlerdir.
Aynı dönemde nihayı olarak TC Merkez bankası da Sovyetlerin yardımı ile kurulmuştur. Daha önce bu görevi üstleyen Ottoman bankası yabancıların elinde idi.
Sonraki dönemlerde SSCB benzer antlaşmalar çerçevesinde ta 1980lerin sonuna kadar Türkiye’de İskenderun, Karabük demir çelik fabrikaları dahil ilk demir çelik fabrikalarını, ilk petrol arıtım fabrikası TÜPRAŞ’ı, Mersin ve İskenderun limanları dahil bir çok liman, ilk Alüminyum fabrikasını, ziraat sanayisi, tarımcılık sanayisini ve bir çok alanda daha Türk halkının yardımına koşmuştur. Sovyetler sayısı 50 bini geçen Türk mühendisini ve işçisini eğitmiştir.
Dr İhsan Hanson

17 Ekim 2025 Cuma

ANAYASA

EN ESKİ TÜRK ANAYASASI
Bilge Kağan ve kardeşi Kültigin yazıtlarına kazılan Bilge Kağan yasaları en eski Türk Anayasasıdır.

Buna Türk "Töresi" denir. 

Madde 1: Tengri tektir.

Madde 2: Her kim ki, Tengri'den kut almak dilerse, başkasına yakarmasın.

Madde 3: Bir İl (ülke), bir Kağan, bir Tengri.

Madde 4: Bir kına iki kılıç girmez. Bir hatun iki er alamaz ve bir budunda iki töre olmaz. Töre tektir. Töre kesin ve keskindir. Kim ki, töreye uya kutlanır. Kim ki, töreye kıya katlanır.

Madde 5: Kimse töreden üstün değildir. Dirlik ve birlik için töre budur.

Madde 6: Bir çoban sürüsünden, bir er ailesinden, bir Kağan budunundan sorulur.

Madde 7: Her er eşine, atına, pusatına sahip çıkacak.

Madde 8: Ana-babaya ve ataya tazim (saygı) duyulacak.

Madde 9: Hısımına sarılacak, komşusunu gözetecek.

Madde 10: Er kişi yalan söylemeyecek.

Madde 11: Mal çalan, mülk çalan misliyle ödeyecek. Hesabı ya malıyla ya canıyla sorulacak.

Madde 12: Kim ki, bir ırza musallat olursa, canından olacak.

Madde 13: Her kim olursa olsun haksız, aldatıcı iş tutarsa hesabı hemen sorulacak.

Madde 14: Cenkten beri duran ya da kaçan tamuya (cehennem) uçacak.

Madde 15: Aman dileyene kılıç üşürülmeyecek, sığınana arka dönülmeyecek.

Madde 16: Başkaldıranın başı alınacak, hak isteyenin hakkı verilecek.

Madde 17: Kimse kimseye üstünlük taslamayacak. Ne ak etin karadan, ne karanın kızıldan, ne kızılın sarıdan farkı olmayacak.

Madde 18: Kin ve gururdan uzak olunacak.

Madde 19: Mazluma merhamet, zalime azap duyulacak.

Madde 20: Zayıfa, yaralıya, çocuğa ve kadına el kaldırılmayacak.

Madde 21: Kızı isteyen Kağan da olsa, bey de olsa, kız istediğine verilecek.

Madde 22: Gereksiz yere ağaç kesmeyeceksin, suyu kirletmeyeceksin.

Madde 23: Bilmeyip de bildim demeyeceksin, bilene danışacaksın.

Madde 24: Bugünün işini yarına bırakmayacaksın.

Madde 25: Kusur görmeyecek, kusur aramayacaksın.

Madde 26: Güçlüyken affet, zayıfken sabret.

Madde 27: Yazgına asi olma.

Madde 28: Yaptığın iyiliği unut, yapılan iyiliği unutma.

Madde 29: Herkes adaletle iş görecek.

Madde 30: Her ne edersen et, yargılanacağını her daim akılda tut.

Madde 31: Milletine yaban kalma. İpeğin iyisine, sözün güzeline kanma, onlara boyanma.

Madde 32: Kağan o dur ki, adaleti üstün tutsun, töreyi yaşatsın. Töre yok olursa, İl yok olur. İl olmazsa, budun kul olur.

Madde 33: Ey Türk Oğuz beyleri, ey milletim işitin!

"Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin İlini ve töreni kim bozabilir?"

Kaynak: Bilge Kağan Yazıtı. Yazıtın dikiliş tarih: İS-730.

Yer: Ötüken-Moğolistan.
。🇦🇿。🇹🇷:...🇰🇿
🐺。\|/。🇲🇳
🇰🇬.....𐱅𐰇𐰼𐰰.....🇺🇿
🤘。/|\。🐺
。🐺。🇹🇲 。🇭🇺
🇹🇷𝗡𝗲 𝗠𝘂𝘁𝗹𝘂 "𐱅𐰼𐰇𐰰" 𝗗𝗶𝘆𝗲𝗻𝗲! 🇹🇷
                        "Türk"
     🇹🇷🤘🐺☪︎"𐱅𐰇𐰼𐰰"☪︎🐺🤘🇹🇷
                        "Türk"

12 Ekim 2025 Pazar

MANCACI...

MANCACI

Osmanlı İmparatorluğu'nda kedileri beslemek için vergiden muaf tutulan kişiler. Osmanlı toplumunda temizlik ve hijyene büyük önem veriliyordu. Özellikle cami, çarşı gibi umumi yerlerde farelerin çoğalması ciddi bir sorun teşkil ediyordu.
Bu nedenle bazı bölgelerde kedileri besleyerek çevrenin temiz kalmasına katkıda bulunan kişiler devlet tarafından ödüllendiriliyordu. Bu ödül vergi muafiyetinden ibaretti.
Kısacası, Osmanlı'da sokak kedilerini beslemek yalnızca hayvanlara duyulan bir sevgi eylemi değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk olarak görülüyordu.
Mancacı: Osmanlı İmparatorluğu'nda Sahipsiz Hayvanların Koruyucuları
İstanbul'un Ruhunda Yaşayan Kentsel Şefkat Geleneği
Osmanlı İmparatorluğu'nun kalbinde, Arnavut kaldırımlı sokakları, camilerinin minareleri, tüccarların ve vatandaşların gelip geçtiği yerler arasında, bugün bile Türkiye'ye gelen ziyaretçileri büyüleyen bir gelenek gelişmiştir: Sokak hayvanlarının bakımı ve beslenmesi. Bu sorumluluk şansa bırakılmadı; Bu iş için özel bir adam vardı: Mancacı.
Mancacılar kimdi?
Mancacılar, sokak kedilerini, köpeklerini ve kuşlarını beslemekle görevli kişilerdi. Çalışmaları toplumun kendisi tarafından destekleniyordu: Vatandaşlar onlara para veriyordu veya hayvanları beslemek için doğrudan onlardan yiyecek satın alıyordu ya da sadece mancací'nin bunu onlar adına yapmasına güveniyordu.
Hayvansal gıdaları ifade etmek için kullanılan manca terimi, İtalyancada "yemek" anlamına gelen mangiare kelimesinden türemiştir. Bu dil ödünçlemesi, kelimelerin fikirler ve gelenekler kadar yayıldığı İmparatorluğun çok kültürlü zenginliğini yansıtıyor.
Manevi ve Sosyal Anlamı Olan Bir Eser
Mancacılar basit satıcılar veya bakıcılar değildi. Onun eserinin önemli bir manevi yükü vardı. Aç bir hayvanı doyurmak, özellikle İslam'ın kutsal günü olan Cuma günlerinde, bir hayır işi (hayr) sayılırdı. Camilerin önünde kedi ve köpeklere güvercinlere yem verir gibi yiyecek veren mancacılara rastlamak olağandı.
Fransız tarihçi ve yazar Catherine Pinguet, İstanbul'un Köpekleri adlı kitabında bu geleneğe dikkat çekerek, Osmanlı toplumunun hayvanları kentsel ve manevi yapının ayrılmaz bir parçası olarak nasıl gördüğünü analiz ediyor. Sadece hayvanların acı çekmesini önlemek değil, aynı zamanda tüm canlıların refahını günlük yaşama entegre etmek söz konusuydu.
Batılı gezginleri büyüleyen bir kültür
Osmanlı İmparatorluğu'nu, özellikle İstanbul'u ziyaret eden pek çok yabancı, hayvanlara yönelik muamele karşısında şaşkınlığa düşüyordu. 19. yüzyılda Avrupalı gezginler, Türklerin sokak köpeklerine karşı şefkatini, bu köpeklere çoğunlukla sadece onlar için ahşap evler yaptırdıklarını hayranlıkla anlatan yazılar yazmışlardır.
Sokaklarda "İşkembe, kelle, ayak, paça, mançaaa!" diye bağıran bir mancacıya rastlamak pek de sıra dışı değildi. Mancacıların sattığı malların arasında kasap artıkları, işkembe, kelle, ayak gibi ürünler de vardı. Bunlar atılmak yerine hayvanlara yem olarak veriliyordu.
Osmanlı Yüzyıllarından Modern İstanbul'a
Mancacı figürü 20. yüzyıla kadar varlığını sürdürdü. 1970'li yıllarda İstanbul sokaklarında, özellikle eski mahallelerde ve cami çevrelerinde bunlara rastlamak mümkündü. Kentin hızla büyümesi ve kırsaldan göçün artmasıyla bu gelenek zayıfladı. Milyonlarca yeni insanın gelişi, otomobilin yükselişi ve kültürel değişimler kentsel yapıyı ve sokak hayvanlarıyla olan ilişkisini değiştirdi.
Ancak Türkiye'nin ruhunda hâlâ hayvan sevgisi var. Osmanlı'nın mancacılarından kalma, içinde temiz su bulunan kaplar, kedilere mama konmuş kaplar, günün bir kısmını sokak hayvanlarına bakmaya ayıran insanlar görmek artık olağan bir durum.
İnsanlık Dersi
Mancacı'nın öyküsü, geçmişten gelen güzel bir anekdot olmanın ötesinde, güçlü bir medeniyet dersidir. Hayvan haklarının dünyanın birçok yerinde göz ardı edildiği bir dönemde, Osmanlı İmparatorluğu'nda toplumsal ve ahlaki bir özen ve saygı anlayışı gelişmiştir. Bu hikaye bizi, bir toplumun seviyesinin çoğu zaman en savunmasız olanlara nasıl davrandığıyla ölçüldüğünü hatırlayarak, diğer hayvanlara yeni gözlerle bakmaya davet ediyor.
(✍️Serhan O. Kocaman)

11 Ekim 2025 Cumartesi

KİM KİMDİR?


"Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda çıkan kemiklerin DNA analizleri şaşırtıcı gerçekleri ortaya koyuyor.

Herodot tarihi der ki;

M.Ö.625 yılında Zile yakınlarında Pers ordusu bir hile ile Saka/iskit ordusunu (Alper Tunga'yı) yenene kadar tüm Anadolu'ya Saka'lar hakimdi.

Saka'lar MÖ. 5. Yy.da Altından elbise yaparken, o tarihte ne Rus vardı, ne Alman ne de Fransız vardı.

Biraz daha geriye gidelim...

Sümerlere (yani orta Asyalı Kengerler)

Turukku'ya, "Türk" Turku krallığına gidelim...

Çünkü Anadolu medeniyetini kuranların eski Yunan Medeniyeti olduğu tezi bize yıllardır yutturulmuştu ya. Biraz öfkeliyiz bu tarihi yalanlara karşı!

Işte, şimdilerde dünya çapında Arkeoloji Profesörleri topraktan çıkardıkları kemiklerin DNA'larıyla o yöredeki köylülerin DNA'larını karşılaşınca şok geçiriyorlar çünkü DNA'ları yüzde 97 uyumlu.

Örneğin;

Antik Burdur -İsparta tarihi Ağlasun kazılarından...

Burdur ve Isparta'da ki SAGALASSOS uygarlığı da Ön-Türk uygarlığı çıktı.

Belçika LEUVEN Katolik üniversitesinden Prof. Dr. Matc WAELKENS, Ağlasun kasabasında yaptığı kazılar esnasında ortaya çıkan kemiklerin DNA’sını köylülerle karşılaştırınca şok oldu. Toprak altından çıkan 6-8 bin yıl öncesinin kemikleriyle çalıştırdığı işçi-köylülerin DNA'sı yüzde 97 aynı çıktı) yani onlar da Ön-Türklerin bir kolu olan SAGALASSOS çıktı.

Frigya'sı da böyle Yazılıtaş'ı böyle,

Urartu'su da böyle Hitit' i de böyle...

Eskiden Batılı Arkeologlar buluntuları çalıp çırpıp ülkelerine kaçırıp, Anadolu tarihini uyduruk Helen diye bize kakalasalar da bizimkiler de aksini ispat etmeyi başarıyor hele şükür...

buna bir örnek de Assos;

Assos'u kuranlar da Ön-Türklerin bir kolu Lelegler ve Pelasglar çıktı....

Ey Atatürk sen ne büyük adam çıkıyorsun her geçen gün böyle...

Teee Alacahöyük kazılarını yaptırdığında bunları söylemiştin, sana inanmayanlar utansın!

Kemalist tarih tezi diye küçümseyip kenara atılan "Türk Tarih Tezinin Ana Hatları" kitabını okullardan kaldırtanlar utansın!...

Anadolu uygarlığını eski Yunan'ın kurduğu tezi bize yutturuldu demiştik!

Oysa Helenlerin bile 3/4'ü Ön-Türk çıktı.

Ön-Türk Pelasglar ile Kuzey Batı Avrupa topluluğu olan Dorların karışımından oluşmuş Helenler.

Daha sonra da bu karışıma diğer Ön-Türk halkları Traklar ve Mekadonlar eklenmişti.

Sırada ne var?

Tabi ki Göbeklitepe Ön-Türk uygarlığıyla, Turukku Krallığı ve yine Urumiye deki Urmu teorisini de halkımıza öğreteceğiz..

S.N Kramer ile Prof. Osman Turan hoca,

Sümerce 'deki 950 kelimenin kökeni Türkçedir dedi ve batıda ki diaspora tarihçileri sus pus oldular....

Ahh bu kelimeler Türkçe değilde, örneğin; Yunanca yada Ermenice çıksaydıııı....

o zaman dünyayı ayağa kaldırırlardı...

Anladınız sebebini de değil mi?...

Sonuç:

Bugün Hun/Macarlardan,

Almanlara, İtalyanlardan (Etruksler=Ön-Türklerin bir kolu), İspanyol'a, hatta İngiliz ve İskoçlara kadar neredeyse tüm batı tarihini Sakalara /İskitlere bağlama telaşında...

Hemen hepsi köklerini Azerbaycan'ın Gobulistanına, Albania'sina, Gabanasına ve daha kuzeyine bağlamaya başladı...

çünkü biraz geri gidince tarihleri kökleri olmadığını öğrendiler.

Antik Yunan tanrılarının bile Mısırdan çalıntı olduğunu öğrendiler.(bunu ilk kez Herodot da demişti ama her ne hikmetse unutmuslardı...)

Batı artık "Kara Atena" yı yazdı...

tarihi ile yüzleşip köklerini Türklere bağlıyor....

Bu aslında iyi bir şeydir, ticari açıdan da tarihi bir firsat olabilir. İş bilenin demiş atalarımiz...

Artık Türklüğümüzle Atatürk gibi gurur duyabileceğiz, tabi Atalar kültüne inanan bizim gibi köklü hissiyatı olanlar duyacak... "

Bahtiyar Aydın.

26 Ağustos 2018 Istanbul

8 Ekim 2025 Çarşamba

TABAKHANE

'Tabakhaneye Bok Yetiştirmek' deyiminin Safranbolu'dan çıktığını biliyormusunuz...

Osmanlı döneminde deri tekeli Safranbolu'daydı. Tabaklanmayan deriyi satanlardan, o dönemin tüccarları alış veriş yapmazlardı. O dönem çok para kazanan Safranbolu'lu iş adamları Köşkler, konaklar ve 99 odalı evler yaptırmış, bazı evlerin içine çeşme dahi getirilmiştir. Safranbolu'da taze köpek dışkısı için tabakhanelerde yaygın olarak binlerce köpek beslenirmiş. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği "sama" safhasında, taze köpek dışkısı enzimlerine ihtiyaç duyulduğundan, tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek dışkısı toplarlar, "sama" işlemi ancak dumanı tüten taze dışkı ile yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş. Hayvanların derilerinin işlendiği atölyeler köpek dışkısı için yanar tutuşurlarmış. Çünkü bir tek taze köpek bokunda bekletilen deri yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen, yani kaliteli olabilirmiş. Bu nedenle köpek çiftlikleri kurulmuş. Binlerce köpek beslenmiş, üretilmiş ve hatta köpeğin dışkısını sıcak ve kurumadan yetiştirmek için sistemli bir iş örgütlenmesi kurulmuştur.
Bugün bu tür dericilik tamamen ölmüş olup, yapay olarak yani kimyasallarla da aynı sonuç elde edilmeye başlanınca köpeklerin de, dışkı toplayıcıların da pabucu dama atılıvermiş. "Tabakhaneye bok yetiştirmek" de yeni kuşakların nereden geldiğini
bilmediği, merak ettiğini de sanmadığım bir deyiş olarak -belki de içinde bok kelimesi geçtiğinden- günümüze kadar gelebilmiş.
Safranbolu'da deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına;
"Dabbak mısın; it bokuna muhtaçsın" denirmiş...
.
Zonguldak Nostalji

23 Eylül 2025 Salı

Türk Hun Hükümdarı duası

Arapların putlara Perslerin ateşe taptıkları dönemden 800 sene önce, bir ve tek olan Tanrı’ya inanan Türk Hun Hükümdarları şu duayı okurlardı:

“Ulu Tanrı!
Her şeyi yaratan Tanrı!
Yenilmez, yıkılmaz, ölmez, bitmez, yitmez, yok olmaz Tanrı!
Suyu donduran, buzu eriten, buzdan su yürüten, sudan ırmak coşturan, ırmaktan göl dolduran, gölde balık gezdiren Tanrı!
Kuru derelere pınar koşturan, ota ağaca can yürüten, ottan ağaçtan çiçek çıkartan, çiçeklerden oğul veren, arıya bal yaptıran Tanrı!
Günümüzü aydınlatan, gecemizi yıldızlarla süsleyen Tanrı!
Bize yeni bir yıl veren Tanrı!
Bu yıl bize bol ver, bolluk ver!
Otumuz otlağımız bol ver!
Kulunlarımız kuzularımız bol ver!
Yapağımız yünümüz, yağımız sütümüz, peynirimiz, kımızımız bol ver!
Yağmurumuz suyumuz bol ver!
Avlağımız avımız bol ver!
Urısı, kızı oğulumuz bol ver!
Anamızı balamızı, oğulumuzu kızımızı, gencimizi yaşlımızı, bu Kara Yer üzerinde hepimizi kara çorlardan sakla, isizlikten bizi esirge Yüce Tanrı!
Yayımız yaman, okumuz şaşmaz, kılıcımız keskin kıl!
Yağının başını munsuz, bileklerimizi güçsüz, yüreklerimizi umutsuz koma!
Bahar geçsin yaz gelsin, yaz geçip güz gelsin, güz buduna yeğni gelsin!
Kuzumuz, kulunumuz, oğulumuz çok olsun!
TÜRK çoğalsın Acun üze bey olsun!
Aç, çıplak kalmasın, acun düzen dirlik bulsun!
Yer ve gök ülüşü için, atalarımız tini için sunduğumuz iduklarımızı una!
Yüce Tanrı!
TÜRK Budun ilsiz kılma, TÜRK Budun başsız kılma, TÜRK Budun töresiz kılma, Hun Budun yüzün yere vurma, TÜRK Budun tutsak kılma, hatun olacak kızlarımızı kun, bey olacak oğullarımızı kul kılma!
🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷
TÜRK budununu koru!”..
Kaynak : Ronald Cohn Jesse Russell, Tengriism,bookwika, VSD (1 Jan. 2012)
Alıntı.

21 Eylül 2025 Pazar

BOŞNAKLAR & PEÇENEKLER

BOŞNAKLAR TÜRK MÜ?
PEÇENEKLER İLE BOŞNAKLARIN BAĞI NEDİR?

Peçenek adının aslı Pesenek'tir. Ön Türkçe (Etrüskçe) PESEN sözü basan anlamına gelmektedir. Günümüz Türkçesinde hâlen yaşayan “pes etmek” ve “pestil olmak” gibi sözler buradan kalmadır. PESENEK adı, BASANAK yani basan; yöneten; yönetici anlamına gelmektedir. Peçenekler daha sonraki yüzyıllarda kendilerini hem PESENEK hem de onun evrilmiş biçimi BASANAK olarak adlandırmışlardır. Bu ad Latinceye Pasinacae ya da Bisseni, Yunancaya Patzinakoi, Arapçaya Bacanak ve Macarcaya da Besenyök olarak geçmiştir. Balkanlar'daki Peçenekler Slavlarla karıştıktan sonra kendilerini BASANAK sözünün Slavcalaşmış biçimi olan BOSANATS ve BOSNİYAK olarak olarak adlandırmışlardır. Bunlar Boşnaklardır.Peçenekler 10. yüzyılda Karadaniz'in kuzeyinden batıya yönelmişler ve Karadeniz'in kuzeyi ile Balkanlarda 11. yüzyılın sonlarına kadar önemli bir güç olmuşlardır.

 915 yılında Özi-Kubat bölgesinde yaklaşık 150 yıl (916-1065) Hanlık olarak örgütlenen Peçenekler, Ruslarla savaşarak onlara ağır darbeler vururlar. 915 yılında başlayan ve 1036 yılına kadar süren Peçenek-Rus savaşları, Ruslara ağır kayıplar verdirir. 944-1090 arası Peçenekler aralıksız Bizans'a saldırırlar, 1048 yılında Tunayı geçerek Bizansa akınlara başlarlar.

 1050 yılında Edirne'yi kuşatan Peçenekler, 1051 yılında da Bizansı istila ederler. 1053 yılında da Bizansı ağır bir yenilgiye uğratırlar. 1065 yılında Peçenek Hanlığı yıkılır. Ancak 1090 yılında Büyük Çekmeceye kadar gelirler ve bu sırada İstanbul’u almak isteyen Çaka Bey ile anlaşırlar. 
Bizans Devleti Kumanlardan yardım ister. Bizansın, Balkanlar'a gelmiş olan Kumanlarla anlaşması sonucu, Meriç kıyısında Kumanlar ve Peçenekler savaşa tutuşur. Peçenekler ağır bir yenilgi alırlar. Bu olaydan sonra Peçeneklerin bir kısmı Bizans Devleti'nin isteğiyle Selçuklular’a karşı Anadolu’ya yerleşmiş, ancak Malazgirt Savaşı'nda Bizans ordusunun önemli bir kısmını oluşturan Peçenekler saf değiştirerek savaşın kaderini belirlemişlerdir. Diğer bir bölümü ise Macaristan’a çekilerek Macarlarla karışmış, bir kısmı da Balkanlar'a yerleşerek bir süre daha varlıklarını sürdürmüş ve daha sonra Slavlarla karışarak Boşnak halkını oluşturmuştur. İlk Boşnak beyliği 1250 yılında Macaristan'a bağlı olarak kurulmuş, 1377'de bağımsız bir Krallığa dönüşmüştür. Bu Krallık daha sonra Hırvatları ve Sırpları da kapsayan bir krallık haline gelmiş, 1463 yılında da Osmanlı egemenliğine girmiştir.

TÜRKLERİN GERÇEK TARİHi
Arif Cengiz Erman
Aşağıdaki fotoğraf Bosna'daki Peçenek mezarlarıdır.